---MAHALLEMİZİ TEMİZ TUTALIM---MAHALLEMİZİ TEMİZ TUTALIM----MAHALLEMİZİ TEMİZ TUTALIM---
   
  ** SOMA ZAFER MAHALLESİ (özel) WEB SİTESİNE HOŞ GELDİNİZ***
  SOMA TARİHÇESİ
 

BÖLÜM 4

TARİH

Soma ilçesi ile ilgili tarihçeyi yazabilmek için önce bu konuda yetkililere başvurduk. Amacımız, ilçemiz ve yakın çevresinde geçen olaylarını tespit ederek, noksansız bir bilgi vermekti. Ancak, yetkililer bize yardımcı olamadılar ve "Soma şehri hakkında yaptırdığımız araştırmada yeteri kadar bilgi bulamadığımızı bildiririz." demekle yetinmişlerdir. Bu durum karşısında, yazılı kaynaklardan elde edebildiğimiz bilgileri vermeğe çalıştık. Aynı zamanda, ilçenin "işgal ve kurtuluşuna dair bilgi" için de; o günleri yaşamış kimselerden, canlı kaynaklardan yararlandık.

 

Diğer yandan yaptığımız incelemeler sonucu. Soma'da gerekli kazılara henüz başlanılmamış olduğu ve hatta ilçenin nüvesi (çekirdeği) sayılan Darkale Köyü'nde (Asar tepe, Tuzlu tepe ve Bağlar arası mevkiinde) yeraltında yatan zengin eserlerin deprem, yangın ve sel gibi tabii afetler yüzünden yok olması; tarihi olaylara teşhis koymada büyük engel teşkil etmektedir.

 

Bununla beraber elimize geçen belge ve yazılı kaynaklara dayanarak, mümkün mertebe bilgi toplamağa çaba sarf ettik.

 

Denilebilir ki, Soma ve dolayları birçok uygarlığa sahne olmuştur. Örneğin Hititler. Akalar, Lidyalılar, İranlılar, Makedonyalılar, Bergama Krallığı, Romalılar, Bizanslılar. Selçuklular. Karasioğulları ve Osmanlıları bu meyanda sayabiliriz.

 

Bunların durumunu sırasıyla incelemeğe çalışalım.

1)    HİTİT DÖNEMİ:

Soma bu tarihlerde mevcut değildi. Ancak, yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre; ilçenin dâhil bulunduğu çevrede, M.Ö. 1450 ila 1200 yılları arasında Hititlerin yaşamış olmaları ihtimal dâhilinde görülmektedir. Zira. Telepinuş'un ölümünden sonra Hititler uzun bir zaman sönük bir hayat yaşamışlarsa da; M.Ö. 1450'den itibaren yeniden canlandılar ve devrin Krallarından Subbiluliuma (1388–1347) bütün Anadolu ve Kuzey Suriye'yi BÜYÜK HİTİT İMPARATORLUĞU’NA katmıştı.

    Bununla beraber, ilçe çevresinde henüz kazılara başlanmamış olduğundan; bu konuda kesin bir karara varmak da hatalı olur kanısındayız. Ne var ki, Manisa'ya bir saat uzaklıktaki Akpınar'da Yunanlıların Kybele, Hititlerinde Kubaba dedikleri kayaya oyulmuş bir büyük kabartmanın; Hititlere ait olduğu tespit edilmiş bulunmaktadır. Bu ve buna benzer izleri. Hititlerin Manisa ve dolaylarına kadar uzandığını gösterir belgeler sayabiliriz.

Manisa ve civarının, Hititlerin, devlet merkezinden uzak olması ve kardeş savaşından sonra, Aka'larla Dor'ların Anadolu'ya geçmesi; Hititlerin bu bölgeyi terk etmelerine sebep olmuştur. Soma Şehri, o sıralarda mevcut olmamakla beraber; bu dolayların da, Aka'ların yönetimine geçtiği sanılmaktadır. (*)

2)
    LİDYA KRALLIĞI DÖNEMİ:

 

Esasen Lidyalılar, önceleri büyük Hitit İmparatorluğuna bağlı idiler. Yerleşmiş bulundukları bölge, genellikle Hermos (Gediz) ile Miandros (B. Menderes) nehirleri arası bölge idi. Ancak, Lidyalıların bu bölgenin kuzeyine de kaydıkları ve yerleştikleri görülmüştür. Bu bir gerçektir. Nitekim ahir Kralların en büyük Hükümdarı ve sonuncusu Krezüs (Kroisos) bütün İon şehirlerini ve Anadolu'nun birçok yerini yönetimi altına almıştı. İlçemiz topraklarının, Lidyalıların işgali altında bulunması zamanının M.Ö. 665-546 yılları arasındaki süre olabileceği tahmin edilmektedir. İlçe çevresinde kazı yapılmadığı için, Lidyalılara ait eserlere henüz tesadüf edilememiştir. Yalnız, Manisa müzesinde bir kitabenin mevcut olduğu bilinmektedir. Diğer yandan, o zamanın Devlet Merkezi olan Sard'da halen kazıya devam olunmaktadır.

3)
    PERS DÖNEMİ:

 

Perslerin uzun süredir Anadolu'da istila siyaseti gütmesi sonucu, Pers Kralı Kurus ile Lidya Kralı Krezüs arasında yapılan Kızılırmak kıyılarındaki savaşta Krezüs yenilerek Sard'a kaçtı; 14 günlük bir muhasaradan sonra Sard. Pers Ordusu'nun eline düştü. Böylece. Kurus Anadolu'yu eline geçirerek Lidya Devleti'ne son vermiş oldu. (M.Ö.546)

 

Bu devirde, Soma Şehri henüz ortada olmamakla beraber ilçemiz ve dolaylarının Perslerin yönetimi altında bulunduğu bir gerçektir. Nitekim. Bergama hakkında en iyi bilgiyi veren Xonophon (M.Ö. 399) şehrin Pers prenslerinden Hellas'ın yönetiminde olduğunu anlatmaktadır. Bu durum. İskender Devrine kadar devam eder. (M.Ö. 334)

------------------------------------------------------------------

(*) Kuzey Aka'lan, önceleri Hititlerin elinde bulunduğu anlatılan Lesbos (Midilli) adasının ve Tenedos'u (Bozcaada) işgal ettikten sonra; Troas'ın güneyindeki havaliyi özellikle Kaikos (Bakırçay) ve Hermas (Gediz) nehirleri dolaylarını İzmir'e kadar ele geçirmişlerdir. Kuzey Aka 'lar çoğu zaman kıyılarda yerleşmiş ve nadiren içerlerde şehirler kurmuşlardır. Bunlar önceleri bu yerlerde oturan küçük Asya Kavimleri ile birleşmişler ve Aiol yahut Eol ismini almıştır.

(Mısır ve Ege Tarihi notlan Dr. Arjf Müfet MANSEL. S, 236)

----------------------------------
6)    İSKENDER VE İSKENDER'DEN SONRAKİ DÖNEMLER:

 

İskender, Makedonyalı ve Yunanlı askerlerden meydana gelen 30 bini piyade ve 5 bini süvari olan ordusunu; hiçbir karşı koymaya rastlamadan Çanakkale Boğazı'ndan Anadolu'ya geçirdi. Az sonra, Granikos Çayı (Granik Suyu-Biga Çayı) arkasında toplanmış bulunan İran ordusunun üzerine atılarak; 110 bin kişilik olan bu orduyu ağır bir yenilgiye uğrattı. (M.Ö. 334)

 

Büyük bir ihtimalle, Bergama şehrinin ve dolayısıyla Soma çevresi topraklarının da İranlıların elinden kurtarılması bu tarihe rastlamaktadır. Nitekim. Manisa ve Sard'ın İskender tarafından zaptı az sonra olmuştur (M.Ö. 333). Böylece. Anadolu'da "Klasik Kültür" son bulmuş ve (Helenistik Kültür Devri) başlamış olmaktadır. Anadolu'yu Persler'den alan İskender. Egemenliğini İndus Nehri kıyılarına kadar uzatmayı başardı.

Fakat şansı bu genç komutana yardım etmedi. İskender M.Ö. 323 de Babil'de öldü. Bu durum karşısında İskender’in Generali kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler nihayet Generaller İskender’in kardeşi ile oğlunu öldürdüler ve ülkeyi paylaştılar. Bu arada. Topraklarını en çok genişleten General Antigonos (Antigon) idi. Nitekim Antigon Kral unvanını alarak bütün imparatorluğa hâkim olmak istedi.

Bu tehlike karşısında, İskender’in generallerinden Lycsimachos (Lizimakos) ile Mısır ve Suriye Kralları birleştiler. Antigon üzerine yürüdüler. Dört yıl süren savaşlardan sonra tekrar çarpışma başladı.

Lysimachos Antigon'un ordu subayı olan Dosimos'la birlikte kendi emrine geçtiği sırada; becerikli ve başarılı çalışmaları ile gözüne giren Philetairos'u (Fileteros) Bergama kalesi muhafızı yaptı.

Lysimachos (M.Ö. 301–283), sert ve kırıcı idi. Sarayında oturmaktan ve eğlencelerden hoşlanmadı. İlim ve sanata karşı ilgisizdi. Bilgili insanları sevmez, filozofları ülkesinde barındırmazdı. İhtiyarlık hırsına kapılarak herkesten şüphe eder olmuştu. Bunun üzerine birçok yüksek rütbeli subay ve memurlar Lysimachos'a karşı olan güvenlerini gün geçtikçe yitiriyorlardı.

Diğer yandan, ülkede bir terör havası hüküm sürüyor ve birçok şehirler, Suriye Kralı Selefkos'un (Selefkos) Lizimakoslan daha emir bir baş olabileceğine inanıyorlardı.

-------------------------------------

(*) İskender, babası Phillippos'un (Filip II) yerine Makedonya Krali olduğu zaman 20 yaşında idi. (M.Ö. 336)

İskender, Dünya tarihinde bir devri sona erdirmiş ve yeni bir devrin başlangıcı olmuştur. 13 yıl gibi kısa süren saltanatında Cihangir oldu ve "Büyük İskender" lakabını aldı.

(**) Helenistik devir: Güzel Sanatlar Tarihinde Büyük İskender'den Romalıların Anadolu'da yayılımına kadar geçen zamana denir ve bu süre içinde meydana getirilen eserlere bu ad verilir. Bergama, Rodos ve İskenderiye başlıca okullarıdır. (M.Ö. 323–146)

---------------------------------------

 

Bu arada. Bergama muhafızı Fileteros'da gözden düştüğü için hayatını tehlikede görüyordu. Bu karışık durumu fırsat sayarak kale kapılarını kapadı. Bir taraftan da, adamlarını gizlice Suriye Kralı Selefkos'e gönderdi memleketteki yer yer ayaklanmalardan yararlanarak Bergama'ya gelince; hazineyi kendisine teslim edeceğini bildirdi.

 

Filetoros'un bu teklifi karşısında Selefkos, ordusunu hazırladı, Lizimakos üzerine yürüdü. İki ordu Sardes (Sard) civarında karşılaştı. Kurupedion Mevkii'nde şiddetli savaşlar oldu. Lizimakos öldü, ordusu dağıldı. (M.Ö. 283)

7) BERGAMA KRALLlĞI DÖNEMİ:

A)    Philetairos (283–263)

Bergama muhafızı Philetairos (Fileteros), hazineyi almak üzere Selefkos'ün gönderdiği adamları çeşitli vesileler yaratarak 7 ay oyaladı. Nihayet, Kral Selefkos Trakya'ya geçerken bir subay tarafından öldürülünce de; Fileteros geniş bir nefes aldı. Anadolu'daki karışıklıklardan yararlanarak barış ve güveni sağlamak için durumunu güçlendirmeğe çalıştı.

Bu sırada Fileteros, egemenliğini ilan etti ve Kral oldu. (M. Ö. 283)

Bergama Krallığı'nın o zamanki sınırları, çeşitli kitabelerde belirtilmiş bulunmaktadır. Nitekim Bakırçay Havzası'nın Fileteros'un sınırları içerisinde olduğu da bir kitabede anlatılmaktadır. Soma Şehri henüz kurulmuş olmamakla beraber toprakları, Bergama Krallığı’na dahil bulunuyordu. Fileteros'un yönetimine gelince, Strabon'un da belirttiği gibi; bir devlet adamında bulunması gereken bütün nitelikler kendisinde mevcuttu. Fileteros, psikolojik yönden kinci ve kırıcı olduğu halde, kurduğu Bergama Krallığı'nı, barış ve bayındırlık içinde 20 yıl yönetti.

 

A)    Eumenes I (263–241)

Fileteros, çocuğu olmadığından yeğeni Eumenes I'i (Evmenes) evlat edindi ve kendisine halef yaptı. Gözlerini hayata kapadığı zaman 80 yaşında idi (M.Ö. 263).

Sardes (Sard) şehrinde bulunan Suriye Kralı Antiochos (Antiyokos) Evmenes'in Bergama Krallığı'nı tanımadı. Fileteros zamanında teslim edilmesi gereken hazinenin verilmesini istedi, Bu amaçla Bergama'ya gelen elçileri Evmenes, Fileteros gibi ağırladı ve uğurladı. Diğer yandan, bunların arkasından bir fırtınanın kopacağını da düşünerek hazırlıklı bulundu.

 

Suriye Kralı'nın Sard'a askeri hareketlerde bulunduğunu öğrenen Evmenes, onun Bergama'ya olacak hücumunu tehlikeli gördü ve ordusuyla düşman üzerine yürüdü. Sard civarında baskınlar yaptı. Suriye ordusunu bozdu. Antiyokos kaçarken yolda öldü (M.Ö. 262).

 

Bu savaş. Evmenes için büyük bir zafer oldu. Bu fırsattan yararlanarak, sınırlarını kuzeye Kaz Dağı'nın eteklerine ve güneyden de Sivas çayı' kıyılarına kadar genişletti, Elaia (Reşadiye) ve Pitane (Çandarlı) Umanını da Bergama'ya bağladı, bu suretle Adramition (Edremit) körfezlerine kadar deniz yolunu da açmış oluyordu.

Evmenes, Bergama Kalesi'ni yeni baştan tahkim ederken sınırlarında da kaleler yaptırdı. Evmenes'in küçük krallığı (prensliği), dünya uygarlık âleminin tanınan ve sayılan bir devleti olarak ortaya çıkıyordu. Evmenes, 22 yıllık yönetiminin son günlerinde halefi Attalos'un azimli çalışmalarını görerek gözlerini hayata kapadı. (M.Ö, 241)

c) Attalos

 

Böylece Evmenes I'in yerine yeğeni 28 yaşında olan Attalos geçmiş oldu, Bu değişikliği fırsat bilen Galat'ların Tolistoag Kabilesi, Bergama Krallarından Fileteros ve Evmenes zamanlarında almakta oldukları vergiyi istediler. Attalos, haraca bağlı kalmayı kendi şerefine ve egemenliğine uygun bulmadı. istenilen parayı vermedi ve gelen elçileri yüz geri etti.

 

Bergama'nın vergiyi kesmesi üzerine, Tolistoag Kabilesi Ankara Bölgesi'nden Bergama üzerine akın etti. Bunlar, arazi kazanmaktan çok şehirleri yağma etmek ve Bergama hazinesini soymak için geliyorlardı. Galatlar Bakırçay boyundaki Soma sırtlarına yaklaştığı zaman Bergama Ordusu'nu karşılarında buldular. Burada şiddetli savaşlar oldu. Bir çarpışmada düşmanın komutanı da öldürüldü. Galatlar harp meydanından çekildiler ve bu suretle "Kaikos Savaşı" zaferle sona ermiş oldu (M,Ö. 241).

 

Halk, Attalos'a Soter (Kurtarıcı) adını verdi ve kendisini gerçek kral ilan etti.Bir yıl sonra Galatlar, bu defa acı hezimetin intikamını almak üzere tekrar Bergama Devleti'ne hücum ederler. Hatta Bergama topraklarında hayli ilerlemediler ve Akropol önlerine kadar sokuldular. Fakat Attalos'un tedbirli ve cesur hareketleri yüzünden düşmanlar, Aphrodision (Afrodsion) yakınlarında büyük bozguna uğradılar. Yenilip ve perişan olarak kaçtılar (M.Ö. 240).

 

Bundan başka Bergama Kralı Attalos. Sard ve Koloe'de (Mermere gölü yanında) 229–228 ve Konya'da 228–227 yılları arasında yapılan meydan savaşlarında, Antiochos (Antiyokos) ile Galatlar'dan Tek­toscıy ve Tolistoaglar'la olan savaşlarda galip gelmiştir. Attalos, bir taraftan kazanılan zaferler Bergama Devleti'ni yükseltirken; bir taraftan da, Elen Sitelerine gereken yardımları sağlamaktan geri durmuyordu. Bu yüzden, Yunanistan'ın kuvvetli bir devleti olan "Aetolya Birliği" ile Bergama arasında dostluk kuruldu.

 

Diğer yandan Philippos V'in (Filip) Hannibal ile birleşmesi Roma'yı bazı hareketlere sevk etti. Bu arada Roma ile Aetolya birliği arasında bir dostluk meydana getirildi (M.Ö. 211). Bu savaşta ele geçirilen eşya ve esirler anlaşmaya göre Romalıların, taşınmaz mallar ise Aetolyalıların olacaktı. Birliğe dâhil olan Bergama Krallığı, muhtelif tarihlerde Romalılara yardımda bulunmuş ve neticede onların safında harbe dahi girmişti. Kral Attalos'a gelince, vatan ve milleti uğrunda durmadan yalnız Kral olarak 44 yıl çalıştı. Ailesine ve dostlarına karşı bağlılıkta eşsiz bir gayret gösterdi. En son görevini yapan mutlu bir insan olarak hayata gözlerini kapadı. (M.Ö. 197)

D) Eumenes II (197–159)

Attalos I'in yerine büyük oğlu Eumenes II (Evmenes), Kral oldu. O da babasının güttüğü siyasetten ayrılmadı. Roma dostluğuna bağlı kaldı.

 

Esasen Evmenes, Suriye Devleti'nin şimdiye kadar Bergama'nın başına getirdiği felaketleri hesaba katarak, Roma ile dostluğu bozmayı uygun bulmuyordu. Aynı zamanda, Suriye'nin Roma ile bir savaştan galip çıkacağı şüpheliydi. Bergama'nın bu savaşa katılması ise; zararı oranında yararlı olmayacağı gibi Bergama'nın, Suriye'nin nüfusu altına girmesi de umuluyordu. Bu nedenlerle Evmenes, Roma dostluğunu üstün buluyordu. Nitekim Suriye Kralı Antiochos III (Antiyokos) dostluk sağlamak amacıyla 3. kızını Evmenes'e teklif etti ise de; yukarda açıklanan hususlardan dolayı, Evmenes bu teklifi red etmiştir. Bu davranışı ile mağrur Suriye Kralı'na hakaret etmiş sayıldı. Diğer yandan Romalılar, daha önce Antiyokos'un iki devlet arasında da iyi ilişkiler kurulması için gönderdiği elçilere; ya Avrupa'da işgal ettiği alanlardan el çekmesini yahut Anadolu'da ele geçirdiği İzmir ve Lapsakos (Lâpseki) gibi şehirlerin serbest şehir ilan edilmesini bildirmişlerdir.

 

Gerek Evmenes'in davranışı ve gerekse Romalıların teklifleri, Antiyokos ile olan ilişkilerini bozmuştu. Nitekim Antiyokos, M.Ö. 191 yılı ilkbaharında Roma'nın saldırısına uğradı. Bilahare, Termopil'deki dar geçitte tutunan Antiyokos ve Aetoliali'lar; Makedonya mızraklarıyla (Sariss) hücum eden Roma'lıları durdurdu. Fakat Roma Komutanı Meato Aetolyall'ları yenince, bütün ordu çözüldü. Antiyokos ancak 500 askeri ile Khalkis'e kaçarak kurtarılabildi.Bu olaylar sırasında, Aegine'de harekete hazır bulunan Bergama Kralı, Antiyokos'un Anadolu'ya geçmesi üzerine ana yurdun savunması için Bergama'ya dönmek üzere iken, Ege Denizi'ne büyük bir Roma filosu gelmişti. Bergama Filosu ile birleşmesini Evmenes'den rica ettiler.

 

Bunu duyan Antiyokos iki filonun birleşmesine meydan bırakmadan Roma Filosu'na Korykos Burnu dolaylarında hücum etti. Fakat tam bu sırada Bergama Filosu yetişti. Düşman iki filo arasında perişan oldu. Antiyokos tekrar Ephesos'a (Efes) geldi. Bu esnada, Seleukos (Selefkos) Bergama sınırlarından kaçtığı ve Kral Antiyokos'un de Bergama üzerine yürüdüğü haberi gelmişti. Düşman ordusunun, Bakırçayı üzerinden ordugâh kurduğunu gören kralın vekili (Kardeşi Attalos), bu durum karşısında kalesine kapandı. Eldeki kuvvetleriyle Bergama'ya koşan Kral Evmenes de, muhasarayı kaldırmak için hayli uğraştıktan sonra, Bergama Kalesi'ne sığınmak zorunda kaldı.

 

Bu sırada, Elaia Limanı'ndan gelen takviye kuvvetinden yararlanan Attalos, gösterdiği büyük maharetle Suriye ordusunun çekilmesini sağladı ve Kral Antiyokos Sardes'e çekildi. Antiyokos, Theateria'ya (Tiyatir - Akhisar) kadar yaklaştı. Karşı taraf kuvvetleri ise Kaikos (Bakırçay) kaynaklarında bulunuyorlardı.

 

Tarihte Mağnezi (Manisa) Harbi adı ile anılan bu savaş dört günlük bir duraklamadan sonra Hermos (Gediz) nehri ile Manisa Şehri arasındaki Akhisar'a giden yol üzerinde oldu (M.Ö. 190).Bu harpte Antiyokos yenildi. Sardes'e kadar kaçtı ve Romalılarla barış yapmağa mecbur oldu bu barış Apameia'da (Apamia-Mudanya) imzalandı (M.Ö.188). Barış sonucunda Toros'ların kuzeyindeki memleketleri Roma'lılara bıraktı. Diğer yandan.' Roma'lılar, Menderes'in kuzeyindeki bütün Anadolu'yu kendileriyle müttefik olan Bergama Kralı Evmenes'e vermişlerdi. Aynı zamanda, merkezi Lysimacia (Lizimahiya) şehri olan Trakya'da Bergama Krallığı'na bağlandı. Bithynia (Bitinya) Kralı Prusias tarafından işgal edilen Misya'nın bir kısmı da, Bergama yönetimine bırakıldı.

 

Çok geçmeden, Bithynia (Bitinya) Kralı Prusas I, Philippos ve Galat'ların yardım vaadine kapılarak; Apamia barışı ile Bergama'ya bırakılmış olan küçük Misya'daki bazı şehirleri işgal etti. Çekilmesi için, Bergama'nın yaptığı teklifi-Suriye Kralı Antiyokos'un yenilmesinden sonra Bithynia'ya sığınmış olan Hannibal'ın teşvikiyle kabul etmedi. Bunun üzerine Bergama savaşa girdi (M.Ö.186)

 

Philippos'tan silah, Galat'lardan asker alan Prusias ile Evmenes'in kardeşi Attalos'un komutasındaki kuvvetler; Bithynia'daki Lypedron Dağı civarında savaştılar ve bunun sonunda Prusias Ordusu yeniidi. Fakat, Hannibal'ın yönetiminde verilen Prusias Donanması; Bergama Donanması'ndan güçlü olmasına rağmen, yapılan deniz savaşında galip çıktı. (*) Yapılan anlaşma sonunda Prusias, aldığı toprakları iade ettiği gibi; Bergama Kral ailesinin vatanı Ti­os şehrine kadar uzanan araziyi de veriyordu. Bergama, bundan sonra da savaşlara devam etti. Nitekim Bergama Krallığı Trakya'dan Toros'lara; Ege Denizi'nden Kızılırmak'a kadar büyüdü (M.Ö. 180).

Ancak, Evmenes bu güçlü durumuna rağmen Roma ile ilişkisini koruyor ve gerektikçe Senato'ya başvuruyordu böylece Senato'nun güvenini de devam ettirmiş oldu.

 

Zaferden zafere ulaşan Evmenes II, M.Ö. 159 yılında gözlerini kapadı. 38 yıl süren krallığında askeri ve sivil yönetimde yüksek kudretini gösterdi. Kendisini, işgal ettiği topraklarda halk kurtarıcı (Soter) olarak selamladı.

 

Polybios der ki : "Aynı devrin kralları arasında daha önemli daha parlak işler onundu. Babasının bıraktığı memleketi, devrinin büyük devletleri ile yarışacak duruma getirdi. Bunu şans veya tesadüfe değil çalışkanlığına ve enerjisine borçludur." Strabon da : "Bergama zamanımıza kadar gelen antik eserlerini Evmenes II'ye borçludur" der. Soma'nın o zaman ki durumuna gelince.

 

Esasen, yukarda da belirttiğimiz gibi Bergama Krallığı, Roma ile olan dostluğunu sürekli olarak korumak ve yürütmekte büyük yarar görüyordu. Çünkü Attalos, Kaikos (Bakırçay) havzasındaki her harekete Roma'nın ilgi gösterdiğini çok iyi anlamıştı.

 

Attalos, 21 yıllık krallığından sonra M.Ö. 138 yılında 82 yaşında öldü.

 

Son yıllarda, ihtiyarladığı için savaşlarda bulunamıyordu. Ancak, memleketin bayındırlık işlerine san'ata ve bilime karşı büyük ilgi gösteren Atta/os II; zamanında birçok şehirler kurmuş veya yeniden yapmıştır. Örneğin; Frikya'daki Evmeniya şehrine kardeşi Evmenes'in Lidya'daki Philadelphia (Filadelfia) şehrine de (Alaşehir) kendi adını vermiştir. Bu cümleden olarak kurulmuş muhtelif şehirlere de Attaleia (Antalya); birinci derecede askeri bir mevkii idi. Aynı zamanda burada, Bergama krallığı kuvvetlerinin üssü bulunuyordu.

 

Soma'nın (Germe) bu devrede şehircilik yönünden daha iyi bir duruma girmekte ve gelişmekte olduğu görülür, Kanaatimizce bu şehrin meydana gelişi, önceden işaret ettiğimiz gibi; tamamen Bergama'nın (Pergamon) korunması ve önceden savunulabilmesi fikrine dayalıdır.

 

F) Attalos III (138–133)

 

Amcası Attalos II'nin yerine, Evmenes Il'nin oğlu Attalos III geçti.

 

Attalos, krallık işleriyle ilgilenmiyordu. Devletin yönetimi çok değerli danışmanlarının elinde idi. Attalos bilimsel araştırmalar yapmaktan hoşlanıyordu. Daha çok Botanik ve Pharmokoloji üzerinde araştırmalar yapıyor; boş zamanlarında ise edebiyat ve sanatla uğraşıyordu. Yeni kralın (Attalos III) devlet işlerindeki ilgisizliğini fırsat bilen Bithynia kralı Nikomedes, sınırlarını aşarak bazı Bergama şehirlerini işgal etti. Bu durum üzerine Attalos, ordusunun başına geçti ve düşmanı püskürttü, mağlup etti.

 

Bu savaşların zaferi, yurtta geniş ölçüde kutlandı. Bunları, yazılı kaynaklardan değil; elde edilen kitabelerden öğreniyoruz. Ne var ki Kralı, kısa bir zamanda üzüntüye boğan olaylar da olmuştu. Karısı ile çok sevdiği annesini kaybetmişti. Birbiri ardı sıra gelen ölümlerden çok sarsılmıştı. Attalos, anasının ve karısının hatıraları ile yaşıyordu. Anasına bir lahit (mezar) yapmak için kızgın güneşin altında çalışmasına kimse engel olamıyordu. Şiddetli güneş vurmasından hastalandı. Bir kaç gün içinde hayata gözlerini yumdu.

 

 Attalos, cinnet belirtileri içinde kendisine halef bırakmadan öldü. Bunun üzerine, ortaya çıktığı söylenen vasiyetnamede Attalos, "Roma ahalisini, memleketin müşterek varisi" sayıyordu. Bu suretle, Bergama Krallığı'nın en şanssızı olan Attalos III, Bergama Devleti'nin egemenliğini, sinir krizleri içinde tarihe gömmüş oldu (M.Ö. 133).

 

Soma da (GERME), Bergama'ya tabi bir şehir olarak; haliyle Romalıların yönetimine geçmiş oldu. Fakat bu durum "Hukuken bir bağlanmayı" ifade ediyordu. Fiili bağlantı bundan sonra olmuştur.

8)
       ROMA DÖNEMİ:

Kralın beklenmeyen ölümü Bergama ve çevresinde heyecan uyandırdı. Bir panik havası içinde Bergama zenginleri, bir yağmadan korktukları için taşıyabildikleri mallarını alarak emin gördükleri yerlere göç ediyorlardı. Halkın dış hayat koşulları elverişli görüldüğü halde, milli duyguların incitilmesi yüzünden beliren heyecan: herhangi bir hareket karşısında ayaklanmaya sebep olacak bir nitelik taşıyordu.  

Nitekim. Kral Evmenes'in Ephesos'lu (Efes) bir kadından doğan oğlu olduğunu ileri sürerek kendini Bergama Krallığı tahtının mirasçısı ilan eden Aristonikos, bir kurtarıcı (Soter) gibi karşılandı. Aynı zamanda Aristenikos, Phokaia (Fokaia - Foça) yakınında tabii bir kale halinde olan Leuke'de (Lefke), Bergama Devleti'nin mirasçısı olarak bayrağını dikti. Kurduğu devlete HELiopoLis (Güneş Şehri) adını verdi. Meydana getirdiği ordu ile Tyatria (Akhisar). Appollonis (Yaya Köy) şehirleri ile Lidya'da daha bazı şehirleri zapt etti. Roma'ya duyurulan bu olaylar. Senato'yu telaşlandırdı. İsyanı bastırmak üzere 5 Senatör Anadolu'ya geldi. Bunlar komşu krallıkların yardımını da sağladılar. Örneğin, Bithynia Kralı Nikomedes: Kapadokya Kralı Ariarates ve Paphlagonya Kralı Pylernenes (Piiemenes) bu harekete katılıyorlardı.

 

131 yılı konsül P. Licinius Crassus ordusuyla Anadolu'ya geldi. İsyanın kolayca bastırılacağını sanıyordu. Diğer yandan ölüm tehlikesini adım adım izleyen Aristonikos, birdenbire Myrina ile Elenia arasında Roma Ordusu'nu bastırdı. Düşmanı ağır bir yenilgiye uğrattı ve konsül esir düştü. Aristonikos'un bu büyük zafer sayesinde Bergama Devleti'ni elde etmesi için bir engel kalmamıştı. Fakat o, bu yolda alması gereken tedbirlere başvuracağı yerde; kendisini zevk ve sefaya verdi.

 

130 yılı konsülü Perperna, kuvvetli bir ordu ile Anadolu'ya geçti. Bu defa, Roma Ordusu'nu düşüremeyip gafil avlanan Aristonikos, büyük bir yenilgiye uğradı. Konsül Perperna'nın, Aristonikos'u yenmesiyle, Bergama Devleti "Fiilen" Roma Devleti'nin yönetimine girdi. Yeni yeni kurulmuş bulunan Soma (Germe) Şehri ise, dolayısıyla Roma Devleti egemenliğine; böylece fiilen dâhil olmuş oldu.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki, M.Ö. 133 yılında başlayan hukuki durum, M.Ö. 129 yılında fiilen tamamlandı. Nitekim 129 yılı konsülü M. Aquillius (Akillius), Aristonikos'un isyanından sonraki Anadolu durumunu düzenlemek üzere, 15 senatörle birlikte Bergama'ya geldi.

İsyana katılan şehirler ceza gördüler. Yardım eden devletlere de bazı bağışlarda bulunuldu. Örneğin: Pontos kralı Firikya'yı aldı. Lykaonia ve Kilikya Kapadokya Kralına bağışlandı. Lykia'dakı Telmissos şehri de iade edildi. Bergama Devleti'nin kalan bölümü de ASYA EYALETİ adıyla Roma'ya bağışlandı. Eyaleti, İMPERiUM hakkına sahip "Konsül" yönetiyor; onun aldığı kararlar eyaletin (Başkanunu) sayılıyordu.

Roma'nın Asya Eyaleti yönetimi çok sertti. Özellikle Roma Kanunları'nın en ağırları uygulanıyordu. Hiç şüphe yoktur ki, Soma (Germe) halkı da aynı koşullara tabi oldu. Hatta bu durum, M.S. 395 yılına kadar daha da ağırlaştı. Örneğin; M.Ö. 90–63 yılları arasında Pontus kralı Mithridates ile olan savaşlar: Cesar'ın (Sezar) ölümünden sonra başlayan iç savaşları; M.S. 166 yılında Bergama ve çevresini kıran ölet (veba) hastalığı ve nihayet M.S. 260 yılına doğru tekrarlayan büyük deprem, bu meyanda sayılabilir. Bu maddi ve manevi sarsıntılar arasında; İsa dini, halkın ruhunda derin tepkiler yarattı.

Suriye Kralı'nın Sard'a askeri hareketlerde bulunduğunu öğrenen Evmenes, onun Bergama'ya olacak hücumunu tehlikeli gördü ve ordusuyla düşman üzerine yürüdü. Sard civarında baskınlar yaptı. Suriye ordusunu bozdu. Antiyokos kaçarken yolda öldü (M.Ö. 262).

 

Bu savaş. Evmenes için büyük bir zafer oldu. Bu fırsattan yararlanarak, sınırlarını kuzeye Kaz Dağı'nın eteklerine ve güneyden de Sivas çayı' kıyılarına kadar genişletti, Elaia (Reşadiye) ve Pitane (Çandarlı) Umanını da Bergama'ya bağladı, bu suretle Adramition (Edremit) körfezlerine kadar deniz yolunu da açmış oluyordu.

Evmenes, Bergama Kalesi'ni yeni baştan tahkim ederken sınırlarında da kaleler yaptırdı. Evmenes'in küçük krallığı (prensliği), dünya uygarlık âleminin tanınan ve sayılan bir devleti olarak ortaya çıkıyordu. Evmenes, 22 yıllık yönetiminin son günlerinde halefi Attalos'un azimli çalışmalarını görerek gözlerini hayata kapadı. (M.Ö, 241)

c) Attalos

 

Böylece Evmenes I'in yerine yeğeni 28 yaşında olan Attalos geçmiş oldu, Bu değişikliği fırsat bilen Galat'ların Tolistoag Kabilesi, Bergama Krallarından Fileteros ve Evmenes zamanlarında almakta oldukları vergiyi istediler. Attalos, haraca bağlı kalmayı kendi şerefine ve egemenliğine uygun bulmadı. istenilen parayı vermedi ve gelen elçileri yüz geri etti.

 

Bergama'nın vergiyi kesmesi üzerine, Tolistoag Kabilesi Ankara Bölgesi'nden Bergama üzerine akın etti. Bunlar, arazi kazanmaktan çok şehirleri yağma etmek ve Bergama hazinesini soymak için geliyorlardı. Galatlar Bakırçay boyundaki Soma sırtlarına yaklaştığı zaman Bergama Ordusu'nu karşılarında buldular. Burada şiddetli savaşlar oldu. Bir çarpışmada düşmanın komutanı da öldürüldü. Galatlar harp meydanından çekildiler ve bu suretle "Kaikos Savaşı" zaferle sona ermiş oldu (M,Ö. 241).

 

Halk, Attalos'a Soter (Kurtarıcı) adını verdi ve kendisini gerçek kral ilan etti.Bir yıl sonra Galatlar, bu defa acı hezimetin intikamını almak üzere tekrar Bergama Devleti'ne hücum ederler. Hatta Bergama topraklarında hayli ilerlemediler ve Akropol önlerine kadar sokuldular. Fakat Attalos'un tedbirli ve cesur hareketleri yüzünden düşmanlar, Aphrodision (Afrodsion) yakınlarında büyük bozguna uğradılar. Yenilip ve perişan olarak kaçtılar (M.Ö. 240).

 

Bundan başka Bergama Kralı Attalos. Sard ve Koloe'de (Mermere gölü yanında) 229–228 ve Konya'da 228–227 yılları arasında yapılan meydan savaşlarında, Antiochos (Antiyokos) ile Galatlar'dan Tek­toscıy ve Tolistoaglar'la olan savaşlarda galip gelmiştir. Attalos, bir taraftan kazanılan zaferler Bergama Devleti'ni yükseltirken; bir taraftan da, Elen Sitelerine gereken yardımları sağlamaktan geri durmuyordu. Bu yüzden, Yunanistan'ın kuvvetli bir devleti olan "Aetolya Birliği" ile Bergama arasında dostluk kuruldu.

 

Diğer yandan Philippos V'in (Filip) Hannibal ile birleşmesi Roma'yı bazı hareketlere sevk etti. Bu arada Roma ile Aetolya birliği arasında bir dostluk meydana getirildi (M.Ö. 211). Bu savaşta ele geçirilen eşya ve esirler anlaşmaya göre Romalıların, taşınmaz mallar ise Aetolyalıların olacaktı. Birliğe dâhil olan Bergama Krallığı, muhtelif tarihlerde Romalılara yardımda bulunmuş ve neticede onların safında harbe dahi girmişti. Kral Attalos'a gelince, vatan ve milleti uğrunda durmadan yalnız Kral olarak 44 yıl çalıştı. Ailesine ve dostlarına karşı bağlılıkta eşsiz bir gayret gösterdi. En son görevini yapan mutlu bir insan olarak hayata gözlerini kapadı. (M.Ö. 197)

D) Eumenes II (197–159)

Attalos I'in yerine büyük oğlu Eumenes II (Evmenes), Kral oldu. O da babasının güttüğü siyasetten ayrılmadı. Roma dostluğuna bağlı kaldı.

 

Esasen Evmenes, Suriye Devleti'nin şimdiye kadar Bergama'nın başına getirdiği felaketleri hesaba katarak, Roma ile dostluğu bozmayı uygun bulmuyordu. Aynı zamanda, Suriye'nin Roma ile bir savaştan galip çıkacağı şüpheliydi. Bergama'nın bu savaşa katılması ise; zararı oranında yararlı olmayacağı gibi Bergama'nın, Suriye'nin nüfusu altına girmesi de umuluyordu. Bu nedenlerle Evmenes, Roma dostluğunu üstün buluyordu. Nitekim Suriye Kralı Antiochos III (Antiyokos) dostluk sağlamak amacıyla 3. kızını Evmenes'e teklif etti ise de; yukarda açıklanan hususlardan dolayı, Evmenes bu teklifi red etmiştir. Bu davranışı ile mağrur Suriye Kralı'na hakaret etmiş sayıldı. Diğer yandan Romalılar, daha önce Antiyokos'un iki devlet arasında da iyi ilişkiler kurulması için gönderdiği elçilere; ya Avrupa'da işgal ettiği alanlardan el çekmesini yahut Anadolu'da ele geçirdiği İzmir ve Lapsakos (Lâpseki) gibi şehirlerin serbest şehir ilan edilmesini bildirmişlerdir.

 

Gerek Evmenes'in davranışı ve gerekse Romalıların teklifleri, Antiyokos ile olan ilişkilerini bozmuştu. Nitekim Antiyokos, M.Ö. 191 yılı ilkbaharında Roma'nın saldırısına uğradı. Bilahare, Termopil'deki dar geçitte tutunan Antiyokos ve Aetoliali'lar; Makedonya mızraklarıyla (Sariss) hücum eden Roma'lıları durdurdu. Fakat Roma Komutanı Meato Aetolyall'ları yenince, bütün ordu çözüldü. Antiyokos ancak 500 askeri ile Khalkis'e kaçarak kurtarılabildi.Bu olaylar sırasında, Aegine'de harekete hazır bulunan Bergama Kralı, Antiyokos'un Anadolu'ya geçmesi üzerine ana yurdun savunması için Bergama'ya dönmek üzere iken, Ege Denizi'ne büyük bir Roma filosu gelmişti. Bergama Filosu ile birleşmesini Evmenes'den rica ettiler.

 

Bunu duyan Antiyokos iki filonun birleşmesine meydan bırakmadan Roma Filosu'na Korykos Burnu dolaylarında hücum etti. Fakat tam bu sırada Bergama Filosu yetişti. Düşman iki filo arasında perişan oldu. Antiyokos tekrar Ephesos'a (Efes) geldi. Bu esnada, Seleukos (Selefkos) Bergama sınırlarından kaçtığı ve Kral Antiyokos'un de Bergama üzerine yürüdüğü haberi gelmişti. Düşman ordusunun, Bakırçayı üzerinden ordugâh kurduğunu gören kralın vekili (Kardeşi Attalos), bu durum karşısında kalesine kapandı. Eldeki kuvvetleriyle Bergama'ya koşan Kral Evmenes de, muhasarayı kaldırmak için hayli uğraştıktan sonra, Bergama Kalesi'ne sığınmak zorunda kaldı.

 

Bu sırada, Elaia Limanı'ndan gelen takviye kuvvetinden yararlanan Attalos, gösterdiği büyük maharetle Suriye ordusunun çekilmesini sağladı ve Kral Antiyokos Sardes'e çekildi. Antiyokos, Theateria'ya (Tiyatir - Akhisar) kadar yaklaştı. Karşı taraf kuvvetleri ise Kaikos (Bakırçay) kaynaklarında bulunuyorlardı.

 

Tarihte Mağnezi (Manisa) Harbi adı ile anılan bu savaş dört günlük bir duraklamadan sonra Hermos (Gediz) nehri ile Manisa Şehri arasındaki Akhisar'a giden yol üzerinde oldu (M.Ö. 190).Bu harpte Antiyokos yenildi. Sardes'e kadar kaçtı ve Romalılarla barış yapmağa mecbur oldu bu barış Apameia'da (Apamia-Mudanya) imzalandı (M.Ö.188). Barış sonucunda Toros'ların kuzeyindeki memleketleri Roma'lılara bıraktı. Diğer yandan.' Roma'lılar, Menderes'in kuzeyindeki bütün Anadolu'yu kendileriyle müttefik olan Bergama Kralı Evmenes'e vermişlerdi. Aynı zamanda, merkezi Lysimacia (Lizimahiya) şehri olan Trakya'da Bergama Krallığı'na bağlandı. Bithynia (Bitinya) Kralı Prusias tarafından işgal edilen Misya'nın bir kısmı da, Bergama yönetimine bırakıldı.

 

Çok geçmeden, Bithynia (Bitinya) Kralı Prusas I, Philippos ve Galat'ların yardım vaadine kapılarak; Apamia barışı ile Bergama'ya bırakılmış olan küçük Misya'daki bazı şehirleri işgal etti. Çekilmesi için, Bergama'nın yaptığı teklifi-Suriye Kralı Antiyokos'un yenilmesinden sonra Bithynia'ya sığınmış olan Hannibal'ın teşvikiyle kabul etmedi. Bunun üzerine Bergama savaşa girdi (M.Ö.186)

 

Philippos'tan silah, Galat'lardan asker alan Prusias ile Evmenes'in kardeşi Attalos'un komutasındaki kuvvetler; Bithynia'daki Lypedron Dağı civarında savaştılar ve bunun sonunda Prusias Ordusu yeniidi. Fakat, Hannibal'ın yönetiminde verilen Prusias Donanması; Bergama Donanması'ndan güçlü olmasına rağmen, yapılan deniz savaşında galip çıktı. (*) Yapılan anlaşma sonunda Prusias, aldığı toprakları iade ettiği gibi; Bergama Kral ailesinin vatanı Ti­os şehrine kadar uzanan araziyi de veriyordu. Bergama, bundan sonra da savaşlara devam etti. Nitekim Bergama Krallığı Trakya'dan Toros'lara; Ege Denizi'nden Kızılırmak'a kadar büyüdü (M.Ö. 180).

Ancak, Evmenes bu güçlü durumuna rağmen Roma ile ilişkisini koruyor ve gerektikçe Senato'ya başvuruyordu böylece Senato'nun güvenini de devam ettirmiş oldu.

 

Zaferden zafere ulaşan Evmenes II, M.Ö. 159 yılında gözlerini kapadı. 38 yıl süren krallığında askeri ve sivil yönetimde yüksek kudretini gösterdi. Kendisini, işgal ettiği topraklarda halk kurtarıcı (Soter) olarak selamladı.

 

Polybios der ki : "Aynı devrin kralları arasında daha önemli daha parlak işler onundu. Babasının bıraktığı memleketi, devrinin büyük devletleri ile yarışacak duruma getirdi. Bunu şans veya tesadüfe değil çalışkanlığına ve enerjisine borçludur." Strabon da : "Bergama zamanımıza kadar gelen antik eserlerini Evmenes II'ye borçludur" der. Soma'nın o zaman ki durumuna gelince.

 

Esasen, yukarda da belirttiğimiz gibi Bergama Krallığı, Roma ile olan dostluğunu sürekli olarak korumak ve yürütmekte büyük yarar görüyordu. Çünkü Attalos, Kaikos (Bakırçay) havzasındaki her harekete Roma'nın ilgi gösterdiğini çok iyi anlamıştı.

 

Attalos, 21 yıllık krallığından sonra M.Ö. 138 yılında 82 yaşında öldü.

 

Son yıllarda, ihtiyarladığı için savaşlarda bulunamıyordu. Ancak, memleketin bayındırlık işlerine san'ata ve bilime karşı büyük ilgi gösteren Atta/os II; zamanında birçok şehirler kurmuş veya yeniden yapmıştır. Örneğin; Frikya'daki Evmeniya şehrine kardeşi Evmenes'in Lidya'daki Philadelphia (Filadelfia) şehrine de (Alaşehir) kendi adını vermiştir. Bu cümleden olarak kurulmuş muhtelif şehirlere de Attaleia (Antalya); birinci derecede askeri bir mevkii idi. Aynı zamanda burada, Bergama krallığı kuvvetlerinin üssü bulunuyordu.

 

Soma'nın (Germe) bu devrede şehircilik yönünden daha iyi bir duruma girmekte ve gelişmekte olduğu görülür, Kanaatimizce bu şehrin meydana gelişi, önceden işaret ettiğimiz gibi; tamamen Bergama'nın (Pergamon) korunması ve önceden savunulabilmesi fikrine dayalıdır.

 

F) Attalos III (138–133)

 

Amcası Attalos II'nin yerine, Evmenes Il'nin oğlu Attalos III geçti.

 

Attalos, krallık işleriyle ilgilenmiyordu. Devletin yönetimi çok değerli danışmanlarının elinde idi. Attalos bilimsel araştırmalar yapmaktan hoşlanıyordu. Daha çok Botanik ve Pharmokoloji üzerinde araştırmalar yapıyor; boş zamanlarında ise edebiyat ve sanatla uğraşıyordu. Yeni kralın (Attalos III) devlet işlerindeki ilgisizliğini fırsat bilen Bithynia kralı Nikomedes, sınırlarını aşarak bazı Bergama şehirlerini işgal etti. Bu durum üzerine Attalos, ordusunun başına geçti ve düşmanı püskürttü, mağlup etti.

 

Bu savaşların zaferi, yurtta geniş ölçüde kutlandı. Bunları, yazılı kaynaklardan değil; elde edilen kitabelerden öğreniyoruz. Ne var ki Kralı, kısa bir zamanda üzüntüye boğan olaylar da olmuştu. Karısı ile çok sevdiği annesini kaybetmişti. Birbiri ardı sıra gelen ölümlerden çok sarsılmıştı. Attalos, anasının ve karısının hatıraları ile yaşıyordu. Anasına bir lahit (mezar) yapmak için kızgın güneşin altında çalışmasına kimse engel olamıyordu. Şiddetli güneş vurmasından hastalandı. Bir kaç gün içinde hayata gözlerini yumdu.

 

 Attalos, cinnet belirtileri içinde kendisine halef bırakmadan öldü. Bunun üzerine, ortaya çıktığı söylenen vasiyetnamede Attalos, "Roma ahalisini, memleketin müşterek varisi" sayıyordu. Bu suretle, Bergama Krallığı'nın en şanssızı olan Attalos III, Bergama Devleti'nin egemenliğini, sinir krizleri içinde tarihe gömmüş oldu (M.Ö. 133).

 

Soma da (GERME), Bergama'ya tabi bir şehir olarak; haliyle Romalıların yönetimine geçmiş oldu. Fakat bu durum "Hukuken bir bağlanmayı" ifade ediyordu. Fiili bağlantı bundan sonra olmuştur.

8)       ROMA DÖNEMİ:

Kralın beklenmeyen ölümü Bergama ve çevresinde heyecan uyandırdı. Bir panik havası içinde Bergama zenginleri, bir yağmadan korktukları için taşıyabildikleri mallarını alarak emin gördükleri yerlere göç ediyorlardı. Halkın dış hayat koşulları elverişli görüldüğü halde, milli duyguların incitilmesi yüzünden beliren heyecan: herhangi bir hareket karşısında ayaklanmaya sebep olacak bir nitelik taşıyordu.  

Nitekim. Kral Evmenes'in Ephesos'lu (Efes) bir kadından doğan oğlu olduğunu ileri sürerek kendini Bergama Krallığı tahtının mirasçısı ilan eden Aristonikos, bir kurtarıcı (Soter) gibi karşılandı. Aynı zamanda Aristenikos, Phokaia (Fokaia - Foça) yakınında tabii bir kale halinde olan Leuke'de (Lefke), Bergama Devleti'nin mirasçısı olarak bayrağını dikti. Kurduğu devlete HELiopoLis (Güneş Şehri) adını verdi. Meydana getirdiği ordu ile Tyatria (Akhisar). Appollonis (Yaya Köy) şehirleri ile Lidya'da daha bazı şehirleri zapt etti. Roma'ya duyurulan bu olaylar. Senato'yu telaşlandırdı. İsyanı bastırmak üzere 5 Senatör Anadolu'ya geldi. Bunlar komşu krallıkların yardımını da sağladılar. Örneğin, Bithynia Kralı Nikomedes: Kapadokya Kralı Ariarates ve Paphlagonya Kralı Pylernenes (Piiemenes) bu harekete katılıyorlardı.

 

131 yılı konsül P. Licinius Crassus ordusuyla Anadolu'ya geldi. İsyanın kolayca bastırılacağını sanıyordu. Diğer yandan ölüm tehlikesini adım adım izleyen Aristonikos, birdenbire Myrina ile Elenia arasında Roma Ordusu'nu bastırdı. Düşmanı ağır bir yenilgiye uğrattı ve konsül esir düştü. Aristonikos'un bu büyük zafer sayesinde Bergama Devleti'ni elde etmesi için bir engel kalmamıştı. Fakat o, bu yolda alması gereken tedbirlere başvuracağı yerde; kendisini zevk ve sefaya verdi.

 

130 yılı konsülü Perperna, kuvvetli bir ordu ile Anadolu'ya geçti. Bu defa, Roma Ordusu'nu düşüremeyip gafil avlanan Aristonikos, büyük bir yenilgiye uğradı. Konsül Perperna'nın, Aristonikos'u yenmesiyle, Bergama Devleti "Fiilen" Roma Devleti'nin yönetimine girdi. Yeni yeni kurulmuş bulunan Soma (Germe) Şehri ise, dolayısıyla Roma Devleti egemenliğine; böylece fiilen dâhil olmuş oldu.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki, M.Ö. 133 yılında başlayan hukuki durum, M.Ö. 129 yılında fiilen tamamlandı. Nitekim 129 yılı konsülü M. Aquillius (Akillius), Aristonikos'un isyanından sonraki Anadolu durumunu düzenlemek üzere, 15 senatörle birlikte Bergama'ya geldi.

İsyana katılan şehirler ceza gördüler. Yardım eden devletlere de bazı bağışlarda bulunuldu. Örneğin: Pontos kralı Firikya'yı aldı. Lykaonia ve Kilikya Kapadokya Kralına bağışlandı. Lykia'dakı Telmissos şehri de iade edildi. Bergama Devleti'nin kalan bölümü de ASYA EYALETİ adıyla Roma'ya bağışlandı. Eyaleti, İMPERiUM hakkına sahip "Konsül" yönetiyor; onun aldığı kararlar eyaletin (Başkanunu) sayılıyordu.

Roma'nın Asya Eyaleti yönetimi çok sertti. Özellikle Roma Kanunları'nın en ağırları uygulanıyordu. Hiç şüphe yoktur ki, Soma (Germe) halkı da aynı koşullara tabi oldu. Hatta bu durum, M.S. 395 yılına kadar daha da ağırlaştı. Örneğin; M.Ö. 90–63 yılları arasında Pontus kralı Mithridates ile olan savaşlar: Cesar'ın (Sezar) ölümünden sonra başlayan iç savaşları; M.S. 166 yılında Bergama ve çevresini kıran ölet (veba) hastalığı ve nihayet M.S. 260 yılına doğru tekrarlayan büyük deprem, bu meyanda sayılabilir. Bu maddi ve manevi sarsıntılar arasında; İsa dini, halkın ruhunda derin tepkiler yarattı. 

Üçüncü asır sonlarında artık Bergama ve dolayları (Soma dâhil), Tanrılar ve Tanrıçalar diyarı olmaktan çıktı. Yeni bir dininin inancı içine ve yeni bir imparatorluğun yönetimi altına girdi (M.S. 395).

9)    BİZANS DÖNEMİ

Ölümünden az sonra Büyük Theodosios, birliğini kaybetmiş bulunan Roma imparatorluğunu oğulları arasında paylaştırdı. Doğu ülkelerini büyük oğlu Arkadios'a Batı memleketlerini de küçük oğlu Honorios'a verdi. (*)

 

Theodosios, M.S. 395 yılında ölünce de Roma imparatorluğu kesin olarak ikiye bölündü. Böylece, Bergama ve dolaylarının (Soma dâhil) içinde bulunduğu Asya Eyaleti de, yeni meydana gelen Bizans imparatorluğuna bağlanmış oldu. Bizanslılar, önceleri Arapların saldırılarına uğramışlar ve sonraları da; Anadolu'da ilerleyen Selçuklular ile öbür taraftan Kudüs'ü almağa çalışan Haçlıların sürekli tehdidi altında bulunmuşlardır.

 

Nitekim VII. asrın yarısında; İmparatorlardan Philippikos (711–713), Anastasios (713–715) ve Theodosios (715–717) zamanlarında Araplar Galatia'dan (Ankara Bölgesi) Pergamon'a (Bergama) kadar ilerlemişlerdir. Bunun üzerine, Anatolikon Thema'sı (Eyajet) Strategosu (Askeri Vali) Leon; Armeniakon Thema'sı Strategosu ile işbirliği yaparak, Arapları geriye atmış ve sonra da İstanbul’a girerek "Leon III" adıyla Bizans imparatoru ilan edilmiştir
 

Bu sıralarda, Soma topraklarının kısa süreyle de olsa; Arapların egemenliği altında bulunduğunu görmekteyiz.

 

865 yılında Arapların baskısı tekrar kuvvetlenmiş ise de; Basileios’i (867–886) onlara uyguladığı saldırma politikasıyla, Bizans topraklarını Doğu'ya doğru genişletmeye başarmıştır. Bizanslıların, Selçuklular ile olan ilişkilerine gelince; bu iki devlet arasındaki ilişkiler dostane değil, yukarda da işaret edildiği gibi, düşmanca olmuştur. Başka bir deyişle Selçuklular devamlı Bizanslılardan toprak almış ve onların aleyhine devlet sınırlarını genişletmişlerdir. (*) Bilindiği üzere, XI. yüzyılın ortalarında kurulan Selçuklular devleti kısa zamanda gelişme gös- termiş ve büyümüştür. Kurucu Tuğrul Bey Gürcistan, Taberistan, Harzem, İsfahan, Azerbaycan topraklarını almış, Başkent REY olmak üzere büyük bir imparatorluk kurmuştur (1403)

---------------------------------

(*) Bizans imparatorluğu: 395 yılından 1453 yılına kadar (1058 yıl, 4 ay 15 gün) süren; Doğu Roma imparatorluğuna verilen addır.

(**) Selçuklular: XI ci asırda Orta-Doğuda kurdukları büyük imparatorluk ve bunu izleyen devletler ile Türk-İslam ve Dünya Tarihi üzerinde geniş ve sürekli etkiler, yapmış bir Türk topluluğunun adı.

----------------------------------

Tuğrul Bey'den sonra imparatorluğun başına geçen Alp Aslan gözünü Anadolu'ya çevirdi (1063). Tuğrul Bey zamanında bile batıya saldırılar başlamıştı. Nitekim, Alp Aslan hükümdar olduğu zaman, Harput, Malatya ve Urfa taraflarına kadar Doğu Anadolu'nun her yeri Türk akıncıların istilası altında idi. Alp Aslan Fatımi hilafetini yıkmak üzere, Azerbaycan yoluyla harekete geçmiş (Temmuz 1070) ve Malazgirt zapt ettikten sonra, Urfa muharasını yarıda bırakarak, Halep önüne varmıştı; burada Bizans Ordusu'nun Doğu Anadolu'da ilerlediğini öğrenince, süratle geri döndü (7 Nisan 1071). Cebri yürüyüşle Malazgirt'e yetişerek, Bizans Ordusu'nu tamamıyla yok etmiş (26 Ağustos 1071) ve imparator Romen Diogenes'i esir etmiştir. Bizans'ın Türklere karşı son ve en kuvvetli ordusunun Malazgirt Ovası'nda yok edilmesiyle Bizans savunma seddi yıkılmış ve Alp Aslan, İslam ve Batı Dünyasında yankılar uyandıran bu eşsiz zaferiyle Türk Vurdu haline gelecek olan Anadolu'nun geleceğini tayin etmiştir.

 

Böylece büyük bir direnmeyle karşılaşmayarak Doğudan akın eden Türkler; Bizans'ın kalbine kadar sokulmuş, Anadolu'nun her gün biraz ilerleyen Kutulmuş'un oğlu Süleyman Bey, İzmit önlerinde Mikheal Duks'ı (Mihail Dükas) yendikten s6nra imparator olmak sevdasını taşıyan Nikeforos Melissenis ile birleşmişti. İşte bu fırsattan yararlanan Süleyman Bey, yalnız Orta Anadolu'yu değil, Batı Anadolu'nun kıyı bölgeleri dışında kalan her yeri Türkler ile geçirmişlerdi (1078). O kadar ki, Süleyman Bey İznik şehrini kendine başkent yaptı ve Üsküdar'a kadar sokularak, Boğaziçi'ni kontrol altına almayı başardı (1081). Bu tarihlerde Soma arazileri henüz Bizanslıların egemenliği altındadır. Bu durum yaklaşık olarak 95 yıl devam eder.

   Kılıç Aslan II (1156–1192) Anadolu'ya yaptığı savaşlar sonunda. Türkmen Kuvvetleri'ni kendi egemenliği altında toplamayı sağlamıştır.                                    

Sultanın kudreti arttıkça, Eskişehir Havalisi'nde yığınak yapmış bulunan Türkmen kuvvetleri buralardaki istihkâmlarını yıkarak; Bizans topraklarına akınlara başlamışlardı. Bunlar Denizli, Kırkağaç, Soma, Bergama ve Edremit'e kadar sokuluyorlar; tıpkı Malazgirt Savaşı'nın arifesinde olduğu gibi, tahrip ve yıpratma faaliyetlerinde bulunuyorlardı. Bu durumdan hoşlanmayan Bizans imparatoru Manuel Komnenos, Kılıç Aslan II in üzerine yürüdü; Çardak civarında Myriokephalon (Miriokefalon) da ki savaş Bizanslıların müthiş bir yenilgisiyle sonuçlandı (1176). Niksar üzerine yürüyen diğer bir Bizans ordusu da perişan edildi. Artık bundan sonra Anadolu Selçuk imparatorluğu için Bizans tehlikesi kalmamıştır. Fakat şimdi de iç mücadeleler başlıyordu. İhtiyarlığında memleketini 11 oğlu arasında bölen Kılıç Aslan II bu kardeş kavgaları sırasında öldü (1192). Bu taht kavgaları yıllarca sürdü. Nihayet Rükneddin Süleyman Bey öbür kardeşlerini yenerek Devletin birliğini sağlamış oldu. Öldüğü zaman yerine Kılıç Aslan III geç­ti ise de devlet ileri gelenleri Gıyaseddin Keyhüsrev'i Sultanlığa getirdiler (1204).

 

Görülüyor ki Soma. 1194 yılında Anadolu Selçuklu Devletinin toprakları içerisinde yer almış bulunmaktadır. Ancak söz konusu durum uzun zaman devam edememiştir. Zira VI. Haçlıların bu sıralarda İstanbul’da LATİN DEVLETİ’ni kurmalarına karşılık; Bizans'tan kaçan Komnen soyunun bir kolu da İznik’te bir imparatorluk kurmuştur (1204–1261). (*) İşte bu imparatorluğun kurucusu olan Theodoros Laskaris ı (1204–1222) ustaca bir siyasetle devletinin sınırlarını Marmara'dan Sakarya'ya ve Menderes'e kadar genişletmiştir.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki Soma toprakları da böylece Selçuklulardan İznik Devleti'ne intikal etmiştir. Bu, 1261 yılında General Mikhael Palaiologos (Mihail Paleologos) un, Rum ve Latin kuvvetlerini Pelagonia da yenerek İstanbul’a girip Latin imparatorluğu'na son vermesine kadar devam eder (1261).

1261 yılından sonra Soma ve dolayları Bizanslıların arazileri içinde görülür.

    Diğer taraftan Selçuklular. XII asrın sonlarına doğru bir daha toparlanmalarına imkân kalmamış olan Anadolu'da; çökmeye ve yıkılmaya doğru gitmekteydiler. Nitekim aynı zamanda bu devletin yıkıntıları üzerinde yer alan bir takım küçük beyliklerin de yavaş yavaş meydana gelişine tanık olmaktayız. (*) Sonuç olarak denilebilir ki, yukarıda açıkladığımız 1261 tarihindeki durum; Kurulmuş bulunan beyliklerden. Karasioğulları Beyliği'nin teşekkül tarihinden az sonraya kadar devam eder (1302).

--------------------------
    (*) İznik İmparatorluğu, Bizans'ın devamım sağlayan bir Rum Devleti olmuştur.
  (**) Bu beylikler şunlardır: Pervaneoğulları, Sahip Ataoğulları, Karasioğulları, Germiyan- Oğulları, Saruhanoğulları. Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Hamidoğulları, Eşref-Oğulları, İnançoğulları, Çandaroğulları, Karamanoğulları ve Osmanoğullarıdır.
----------------------------------
10)
       KARASiOĞULLARI DÖNEMi

 

Karasi Beyliği'nin kurucusu, Danişment Gazi'nin torunlarından ve Germiyan ordusu komutanlarından Karasi Bey'dir. Esasen, Danişmentli Devleti'nin Anadolu Selçukluları tarafından ele geçirilmesi üzerine; Danişment'li ailesinden birçoğu, Selçuklu komutanları arasına girmişlerdi. İşte Karasi Bey'in ataları da bunlar arasında yer almaktadır.

 

Karasi Bey, Anadolu'nun alınması sırasında Balıkesir ve Bergama taraflarını ele geçirmişti. Karasi Beyliği'nin sınırları; Marmara Denizi, Çanakkale Boğazı Bölgesi, Edremit Bölgesi ve dâhilde Balat (Dursunbey), Bigadiç, Soma, Bergama ve dolayları idi. Karasi Bey Balıkesir'i başkent yapmış, karada kuvvetli bir ordu kurduğu gibi; Çanakkale kıyıları ile Çandarlı Limanı'nda bir donanması da bulunuyordu.

 

Karasi Bey 1330 dan önce ölmüştü. Türbesi Balıkesir Mustafa Fakıh Mahallesi'ndedir.

 

Karasi Beyliği'nin başına Karasi Bey'den sonra Aclan Bey, Aclan Bey'den sonra; Balıkesir bölgesi yönetimi oğlu Demirhan Bey. Bergama Bölgesi yönetimini de diğer oğlu Şücaüddin Yahşi Han (Yahşi Bey) almak suretiyle ülkeyi kendi aralarında paylaşmışlardı. Aclan Bey'in üçüncü oğlu Dursun Bey ise. Orhan Gazi'nin yanında bulunuyordu.

 

Yahşi Bey, kendisine ait olan ülkeyi Gölmarmarası'na kadar genişletmişti. Nitekim Bergama'dan Gölmarmara'ya kadar uzanan bu bölgeye; bazı kaynaklarda YAHŞiEV de denmektedir. Diğer yandan. Demirhan Bey zamanında Karasi Beyliği'nin donanması çok güçlenmiş; Rumlarla yapılan deniz savaşları kazanılmıştır. Barış zamanlarında Rumlarla ticaret yapan Demirhan Bey, onlara en çok ipek satmıştı.
   

Bütün bunlara rağmen halk, Demirhan Bey'in yönetiminden memnun değildi. Nihayet, Demirhan Bey'den kurtulmak için memleketin ileri gelenleri Hacı İlbey’in başkanlığında meydana getirdikleri heyeti; Osmanlıların başında bulunan Bursa'da ki Orhan Bey'e göndermişlerdi. Bu zamanda, yukarıda da açıkladığımız gibi; Orhan Gazi'nin yanında Dursun Bey bulunuyordu. Orhan Bey'in yanına gelenler Dursun Bey'i kendilerine baş olarak isteyeceklerdi.

 

Karasi büyüklerinin dilekleri üzerine Orhan Bey ordusuyla Bursa'dan Balıkesir'e doğru yürüdü. Henüz Rumların elinde bulunan yol üzerindeki Mihaliç, Kirmastı (M.Kemal Paşa) kulelerini aldı. Bu durum karşısında Demir Bey, yaklaşmakta olan kuvvetli Osmanlı Ordusu'na karşı koyamayacağını anladı ve Bergama'ya kaçtı. Orhan Bey'in Balıkesir'e gelmekte olduğunu duyan halk, karşılamak için yollara döküldü. Onu bir kurtarıcı olarak selamladılar (1326). Orhan Bey'in izniyle Dursun Bey'i başa geçirdiler.

 

Daha sonra Osmanlı Ordusu Bergama üzerine yürüdü. Demirhan Bey Bergama Kalesi'nde bulunuyordu. Kan dökülmesini istemeyen Orhan Gazi, Dursun Bey ile Demirhan Bey'in barışmalarını istedi. Esasen Dursun Bey de anlaşmak istiyordu. Bu düşünceyle kaleye doğru ilerlediği bir sırada; Demirhan Bey, kaleden bir ok atarak kardeşini öldürdü. (*) Dursun Bey'in kardeşi tarafından öldürülmesine herkes çok acı duydu. Fakat Orhan Gazi daha da çok üzülmüştü. Öfke ile kaleyi kuşatmaya başladı ve Demirhan Bey'in teslim olmasını istedi.

 

Bergamalılar kurtuluş olmadığını, durumun kötüye gittiğini anladılar. Onlar da Dursun Bey'in ölümüne üzülmüşlerdi. Bu yüzden Demirhan Bey'e kaleyi terk etmesini, aksi halde kendisini Orhan Bey'e teslim edeceklerini söylediler. Demirhan Bey kurtuluş yolu olmadığını anladığından Osmanlılara teslim oldu. Orhan Bey de onun canını bağışladı ve Bursa'ya gönderdi. Bursa'da iki yıl yaşadıktan sonra Taun (Veba) hastalığına yakalanarak öldü.

 

Dursun Bey, Karasioğulları'na karşı yapılan bu seferde ve Bergama Kalesi önünde okla vurularak öldüğünden, umduğu beyliğe kavuşamamıştı. Bizans ve Batı kaynaklarının karşılaştırılmasından anlaşıldığına göre; Karasi ülkesi Osmanlılar tarafından birkaç seferde ve parça parça işgal edildi. Nitekim Karasi Beyliği'nin bir parçası olan "Yahşi-Eli" nin zaptı da, 1336 tarihine rastlar. Böylece, "Yahşi-Eli" ne dâhil bir yer olan Soma ve dolayları; 1336 yılında Osmanlı egemenliğine geçmiş bulunmaktadır.

 ---------------------

(*) Nuhbetüttevarih velahbar'dan: “ ..... Andan Maiyetle varup BERGAMA Hisarında mezkür ibn-i Aclan'ı (Demirhan Bey) mahsur ettik­lerinde sulh talebi için pay-i hisar'a varan mezkür Dursun Bey'i bir sehm-i dilduzla cansuz ettikte ..”

 

11) OSMANLI DÖNEMi:

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Osmanlı Beyliği; Karasioğulları'na ait ülkeyi, 1336 yılında tamamen kendisine bağlamış ve ilçeyi "Sancak Merkezi" yapmıştı.

 

Yıldırım Bayezid'in zamanında. Karaman Devleti'nin hegemonyası altında Osmanlılar'a karşı; Aydın, Saruhan, Menteşe. Germiyan, Hamid. Tebe ve Kadı- Burhaneddin Hükümetlerinden meydana gelmiş bir "Anadolu Türk ittifakı" vardı. Hatta bu ittifak'a (Birlik) dahil olan beylikler tarafından; Osmanlı arazisinin bazı yerleri dâhil zapt edilmişti. Bu durum karşısında, Rumeli ve Bizans gailelerini düzelten Yıldırım Bayezid; Anadolu durumunu da, kesin bir şekilde halletmek üzere harekete geçmişti. Nitekim bu amaçla Yıldırım Bayezid Anadolu seferine çıkarken; Rumeli'den büyük bir kuvvet toplamıştı. Bu kuvveti Rumeli Beylerbeyi Kara-Timurtaş Paşa'nın emrine vermişti. İlk önce Saruhan ülkesine taarruz edilmiş ve bir hamlede ele geçirilen bu ülkenin başında bulunan İshak Bey'in (ishak Çelebi) ölümü dolayısıyla; Bayezid. Saruhan Beyliği'ni Karasi Eyaleti'ne dâhil etmişti (1390). Bu durum, "Ankara Savaşı" na kadar devam eder. Ancak, Yıldırım Bayezid ile Timurleng arasında olan söz konusu savaştan sonra ve İznik ile Bursa'nın yağma ve yıkılmasına gidilmeden; başta Karaman Hükümeti olmak üzere, bütün Batı Anadolu beylikleri tekrar kurulmuştur.

 

Nitekim Hızır Şah Bey, Ankara Savaşı'ndan tam 20 gün sonra başkent Manisa'ya (Manisa) girmiş ve Saruhan Hükümeti'ni yeniden kurmuştu. Diğer yandan İsa Çelebi, kuvvetli bir ihtimalle, Timurleng tarafından Balıkesir Beyliği'ne tayin edilmiş olduğu gibi; Bursa'yı da zapt edip saltanatını ilan etmişti.

Bu sıralarda, Soma'nın da Timurleng istilasına uğradığı görülür.

Esasen, Timurleng 1402–1403 yılları arasında (10 ay kadar bir zaman) Anadolu' da kalmıştır, Timurleng'in çekilmesinden sonra Soma, Cüniyet adlı asinin yönetimine geçmişti, Ancak 1423–1425 de Akhisar Ovası'nda, Sultan Murat'ın ordusu tarafından Cüniyet mağlup edilerek savaş alanından kaçmış; Soma'dan geçerek hükümet merkezi saydığı Bergama'ya ve oradan da Kazıbağları üzerinden Sisam Adası'na gitmiş ise de, az sonra İpsili Hisar'da yakalanarak idam edilmiştir.

Neticede Soma ve dolayları, Osmanlı Devleti yönetimine tekrar geçmiş ve bilindiği gibi, yüzyıllarca bu yönetimde kalmıştır. Ancak, 24 Haziran 1920 de Soma ilçesi Yunanlıların işgaline uğramış ve bu durum 13 Eylül 1922'ye kadar devam etmiştir. Böylece Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Soma, diğer yurt köşeleri gibi yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir ilçesi olmuştur.

Şimdi' de, "Kurtuluş Savaşı'nda" Soma'nın durumunu incelemeye çalışalım.

12) KURTULUŞ SAVAŞI'NDA SOMA:

Bu çok önemli konuyu, gerek yazılı ve gerekse o günleri yaşamış canlı kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre işlemeye çalıştık, Aynı zamanda, söz konusu bilgileri üç ana bölümde toplayarak; daha detaylı bir biçimde incelemeyi de amaç bildik. Nitekim ilçe çevresinde olup biten olaylar;

A- İşgalden önceki devre

B- işgal

C- Kurtuluş

olmak üzere üç ayrı bölümde incelenmiş bulunmaktadır.

A- İŞGALDEN ÖNCEKİ DEVRE:

a)- Mondros Mütarekesi:

Soma'nın Kurtuluş Savaşı'ndaki rolünü belirtebilmek için; daha önceki yıllara ait olayları, kısaca gözden geçirmek zorunluluğu vardır.

I. Dünya Savaşı sonunda, bizim de beraberinde olduğumuz grup (Müttefikler), yenilerek silahlarını bırakmışlardı. Bunun sonucu olarak Osmanlı Devleti, diğer yenilmiş devletler gibi o da; mütareke yapmak zorunda kaldı. Nitekim 30 Ekim 1918 de Mondros Mütarekesini imzaladı.

Mütarekenin koyduğu hükümler; Osmanlı imparatorluğu'nu dolaylı olarak, ortadan kaldırıyordu, Örneğin, bu mütarekenin bir maddesiyle; galip devletlere, "Türk topraklarından diledikleri yerleri, kendi güvenlikleri yönünden işgal etmek hakkı" tanınıyordu. İşte biz böylesine ağır koşullar altında savaşa son vermiş bulunuyorduk ..

   Osmanlı Devleti mütarekeyi imzaladıktan az sonra, mütareke hükümlerine göre galip devletler Osmanlı arazisini işgale başladılar, Irak ve Suriye'nin kuzeyinden ilerleyen İngiliz kuvvetleri Toros Demir yolları'nı ele geçirdiler. Diğer taraftan Boğazlardaki mayınlar temizlendikten sonra 60 harp gemisinden meydana gelmiş müttefik filosu (başta İngiliz filosu olmak üzere) 13 Kasım 1918 de Çanakkale'den geçerek İstanbul önünde demirledi. İstanbul’a Franche Despere komutasında kara askeri getirildi. Böylece, Osmanlı başkenti fiilen galip devletlerin kontrolü altına girmiş oluyordu.

b) Paris Barış Konferansı ve İzmir'in Yunanlılara Verilmesi:

   İmparatorluk bu durumda iken, dünyaya sözde BARIŞ getirmeyi amaç edinen; Paris Barış Konferansı da, çalışmalarına başlamıştı (18 Ocak 1919 ). 2 yıla yakın bir çalışmadan sonra Sevr Antlaşması’nı hazırlayan Paris Barış Konferansı; daha ilk çalışma günlerinde, Yunan isteklerini incelemek üzere bir komisyon kurulmuştu. Nitekim Yunan Başbakanı Venizelos, 30 Aralık 1919 tarihli memorandum (Muhtıra) ile Yunanistan'ın dileklerini komisyona getirmişti. 3 ve 4 Şubat 1919'da da söz konusu ettiği dilekleri konferansta savundu.

Venizelos'un ileri sürdüğü arazi isteklerini inceleyen komisyon, 30 Mart 1919 tarihli raporu ile ancak İzmir'in ve Hinterlandını Yunanistan'a verilmesini öngörmüştü. Neticede Yunan istekleri, Paris Barış Konferansı'nda İtalyanların bulunmadığı günlerde, Üç Büyükler (Llyod George, Clemanceau ve Wilson) arasında görüşülerek; Komisyon'un belirttiği bölge, Yunan Mandası'na-Himayesine bırakılmıştı (10 Mayıs 1919).

 

Bu sonucu doğrudan, taraflara ait görüşleri şöylece özetleyebiliriz:

 

Yunan Başbakanı Venizelos,"Türkiye'deki Rumları korumak için" toprak isteğinde bulunuyordu. Oysaki bundan önce Venizelos Konferans huzurunda, İzmir ve dolaylarının Yunanlılığını ispat etmeğe çalışmış ise de; bütün delilleri, özellikle İtalyan delegeleri tarafından çürütülmüştü. İngiltere Başkanı Lıyod George "Türkiye'deki RumIarı korumak için Venizelos'a İzmir’e 2–3 tümen Çıkarmak müsaadesi verilmelidir." diyerek, aynen Yunan teklifini destekliyordu."

 

Amerika Başkanı Wilson ise, daha ileri giderek; "Yunanlıların kendi yurtlarında her şeye hâkim yapabilmek için İzmir ve civarının Yunanistan'la birleştirilmesini isterim" diyordu. Fransız Başkanı Clemanceau da, bu görüşleri onaylıyordu. (*) Görülüyor ki, Venizelos davasını kazanmış ve arazi isteklerini gerçekleştirirken de; daha önceden İngiltere ile olan ilişkisini devamlı olarak korumuştu. Başka bir deyişle Venizelos, İngiltere’nin devamlı des­teğiyle davasını savunmuş ve kazanmıştı.

----------------------------------

(*) Venizelos, tezini savunmak için meşhur Türk düşmanı Edvart Driault'un "La question d 'orient " adındaki eserini okuyarak konfe­ransa gelmişti.

(**) Bütün bu ve buna benzer çabaların hedefi, Türklüğü Anadolu'nun bağrında YOKETMEK ve güzel Anayurdu PARÇALAMAK... Esas nedeni de, Haçlılar seferinden başlayan taassup ve din ile beslenmiş bir KİN DAVASI idi.

--------------------------------------

Nitekim 1286 No. da kayıtlı ve 21 Mart 1919 tarihini taşıyan şifresinde Venizelos, şöyle diyordu: "İngiltere Başbakanı bana, Dışişleri Bakanı ile tam birlik halinde, İzmir’e yapılacak çıkarmanın hazırlıklarını bir an önce gerçekleştirmemi söyledi. Alınan bilgiye göre İtalya ve Fransa Türklere kabul ettirilecek barış koşullarının hafifletilmesi fikrindedirler. Bu fikrin kuvvetlenmesinden önce harekete geçerek, tarihimizin belki bir daha kaydedemeyeceği büyük ve eşsiz fırsatın yok olmaması için şarttır. İngiltere Hükümeti'yle olan tam bir anlayışın verdiği rahatlık ve sevinç içinde yarın dönüyorum."

10 Mayıs 1919 günü sabahı İzmir ve dolaylarının Yunan Mandası'na verilmesi, Paris Barış Konferansı'nda kararlaştırılmış; öğleden sonra ise, yapılacak çıkarmadan Türklerin ne zaman haberdar edileceği konusu görülmüş idi. Nitekim konsey oturumunda Venizelos bu husustaki görüşünü şöyle belirtiyordu:

"Türklere, çıkarmadan ancak 12 saat önce haber verilmelidir, Türkleri ben çok iyi bilirim. Olaydan az önce söylenirse karşı koymazlar. Bununla beraber hiç tehlike yok denilemez." (*)

 

Görüldüğü gibi Paris Barış Konferansı, henüz Barış Andlaşmalarını hazırlamadan; alelacele Anadolu'ya Yunan askerlerinin çıkarılmasına karar vermiş ve hatta yapılacak çıkarmanın eleştirilmesini dahi yapmıştı. Buna, en sağlam gerekçe olarak da (Yukarıda açıkladığımız gibi); "Anadolu'daki Rumların Türkler tarafından öldürüleceği endişesi" gösteriliyor ve kabul ediliyordu. Hâlbuki bunun aslı yoktu, bu sadece bahane idi.

 

Bütün bunlar olup biterken; Türklüğün can damarı üzerinde bu insafsız ve kanlı dramın hazır- lıkları yapılırken, İstanbul ne ile meşguldü? Hiçbir uyarma, uyanma, kendine gelme yok mu idi?

 

Günümüze erişebilmiş belgelerden anladığımıza göre. o günlerde Roma'da bulunan bir Türk Diplomatı, imparatorluğumuzun son Moskova Büyük Elçisi Galip Kemali Söylemezoğlu; şahsen dost olduğu ve o günlerde İtalya’da muhalefeti temsil eden Kont Sforça'dan (Sfortza) kararı haber almış, İstanbul’a gelmiş, getirdiği acı haberi, Mabeyin Başkatibi Ali Fuat Türk aracılığı ile Padişah VI. Mehmet Vahdettin’e bildirmiş, Sadrazamla konuşması cevabını almıştı. Yüreklerde ümitsizlik, vatan sevgisinin üzerine kalın bir perde çekmişti. 86 yıl önce, Osmanlı imparatorluğu'nun bir ili olan beldede; bu muhteşem imparatorluğun tab' ası olarak yaşayan küçük bir ulus, tarihi şaşırtan bir cün'etle (korkusuzlukla) velinimetinin üzerine boğazını sıkmak için çullanmaya hazırlanıyor, karşısındaki boynunu uzatmış gözüküyordu.

 

c) İzmir'in İşgal Hazırlıkları:

 

Venizelos yukarda açıklandığı gibi; Yunanlıların İzmir'e asker çıkarma iznini, Paris Barış Konferansında sağladıktan sonra derhal harekete geçmişti. (*)

 

İlk iş olarak, İzmir’e asker çıkarabilecek ne kadar yolcu gemisi ve şilep varsa; bütün Yunan vapurlarının Selanik'e gelmelerini emretti. Ayrıca gemilerin Selanik'te toplanmalarının dikkati çekmemesi de tavsiye olundu. 12 Mayıs 1919'da Selanik Limanı'nda bulunan gemilere, tümen birlikleri bindirildi. Venizelos, 13 Mayıs 1919 günü gemilerin hareketini emretti. İtalyanlardan önce davranabilmek için; hem Venizelos hem de Llyod George acele ediyorlardı. Llyod George Amiral Calthorpe'a, Yunan tümeninin İzmir’e çıkarılacak liman tümenin bindirildiği konvoy verilen emir gereğince 13 Mayıs'ta hareket etti. Konvoy'u 4 mil ara ile geriden, 4 İngiliz, 2 Yunan muhribi izliyordu. Amiral Calthorpe de bir başka İngiliz muhribinde bulunarak konvoyun güvenliğini sağlamakta idi.

Tümen Komutanı Albay Zairiyu akşamüzeri yayınladığı emirle askerlerine şunları bildiriyordu:

"- Yönümüz neresi olursa olsun, esaret altında yaşayan kardeşlerimizi kurtarmaya gidiyoruz. Heyecanımız yerindedir. Fakat çirkin bir harekette bulunmamak lazımdır. Bu heyecan göreve bağlılıkla ve verilen emirleri yerine getirmekle belli olacaktır. Kardeşlerimiz. Kız kardeşlerimiz, babalarımız, evlatlarımız biraz sonra varacağımız yerde bulunuyorlar.

Unutmayınız ki, gideceğimiz yerde başka dinlerden insanlar, yani Türkler ve Yahudilerle de karşılaşacaksınız. Bunlara karşı hiç bir hareket değişikliği olmasın. Çünkü biraz sonra bunlar da Yunanlılar gibi, kardeşlerimiz olacaklardır. Bunlara karşı davranışlarımız, medeni dünyaya karşı vereceğimiz başarılı bir sınav olacaktır. Böylece Yunanistan'ın, yalnız Yunanlıları değil, başkalarını da yönetmesini bildiğini göstereceğiz.
------------------
(*) Venizelos, 12 Nisan 1919 günü Yunan Zırhlısı Averofu Türklerin nasıl bir tepki göstereceklerini anlamak için, İzmir’e göndermişti. Nitekim Zırhlıdan karaya Çıkartılan bir müfreze; yerli Rumların taşkın gösterileri arasında Kordon Boyu'nda dolaşmıştı. Fakat İzmir Kolordu Kumandan Vekili Albay Süleyman Fethi Bey 'in silahla karşılık verileceğini ihtar etmesi üzerine, müfreze Averof gemisine alınmıştı. Venizelos 'un 12 saat önceden Türklere haber verilmesini istemesi, işte bu küçük denemeye dayanıyordu.
(*) Esasen, Yunan askeri İzmir’e çıkarılmadan aşağı yukarı 1–1,5 ay önce; Yunanlıların LEON Torpidosu himayesinde, Urla civarına bir kısım çete Çıkardıktan ve hatta bu çetelerin karakol dahi bastıkları görülmüştü. Örneğin. Basmahane merkezine bağlı bir Polis nokta­sında nöbet bekleyen, Polis Memuru Hamza'yı şehit edenler de bu çetelere mensup kimselerdendi.
-----------------------

Her birinizde temsil olunan Yunan ulusunun, ciddi ve adil bir ulus olduğunu göstermeliyiz."

16 taşıt gemisinin taşıdığı Yunan Tümeni 12 bin kişi kadardı. Tümene hareket için verilen emirde "Gecikme felaketi muciptir" denilmiş ve güvenlik tedbiri olarak telsizlerin yol boyunca çalıştırılmaması emredilmişti. Ayrıca, askerlerin milli duygularını tahrik edilmesi tavsiyesinde bulunulmuştu. Yunan Tümeni'nin yukarıya aldığımız bildirisi de bu amacı sağlamak istiyordu.  Selanik'ten hareket eden konvoy, Amiral Calthorpe'un emriyle 14 Mayıs 1919 günü Midilli'nin Yero limanına giderek geceyi burada geçerdi. Tümene İzmir’e çıkacağı; 15 Mayıs sabahı bildirildi. Yunanlılar, İzmir’e 12 bin kişilik bir tümen çıkaracakları halde; son derece endişeliydiler, İzmir’deki Türk Garnizonu'nun 3 bin kişiden ibaret olduğunu zannediyorlardı. Gerçekten kazan mevcudu bu kadardı ama İzmir Garnizonu'ndaki asker sayısı 200 kişiyi geçmiyordu.

 

Tümen komutanı 15 Mayıs günü İzmir’e çıkacaklarını öğrenen tümenine aşağıdaki emri vermişti: "Mukavemete imkân bırakmamak için, İzmir Şehri'nin etrafı süratle abluka altına alınacaktır. Yabancı unsurların şehir içinde kargaşalık çıkmalarına imkân bırakılmayacaktır. Şehir içinde vukua gelecek mukavemetleri (direnmeleri) kırmak için, Türk ve Rum mahalleleri birbirlerinden tecrit edilecektir.

Efzun Alayı, Karantina (dâhil) - Kadifekale (dâhil) İzmir’i batıdan ve güneybatıdan çevirecek ve muhafaza altına alacaktır. 4. Piyade Alayı, yerli kılavuzların gösterecekleri sokakları işgal etmeye Rum mahalleri ile Türk mahallelerini birbirinden tecrit (ayırma) etmeye memurdur. 5. Piyade Alayı, şehrin kuzey ve kuzeydoğu bölgesini kuşatmaya memur edilmiştir."

   Yunanlıların İzmir’e çıkacakları sırada Türk ordusu, mütareke hükümlerine ve onu aşan işgal kuvvetleri istediklerine göre takatsiz bir hale getirilmişti. Nitekim mütareke kadrosu bir Türk Tümeni'nde ancak 1500 tüfek bulundurulmasına müsaade ediyordu. Terhislerle birliklerin mevcudu son derece azaltılmıştı. Bütün ordu 9. Kolordu'ya indirilmişti.

XIV.Kolordu Karargâhı: Tekirdağ'da

55.Tümen: Tekirdağ Bölgesi'nde

61 tümen: Bandırma. Balıkesir Bölgesi'nde

XVII. Kolordu Karargâhı: İzmir’de

56.Tümen: İzmir, Menemen, Manisa Bölgesi'nde

57.Tümen: Aydın ve Antalya Bölgesi'nde

Bundan anlaşılacağı üzere, Trakya ve Marmara Bölgesi'nden Akdeniz sahillerine kadar uzanan bütün Anadolu'da 4. Kolordu'ya bağlı 8 tümenden ibaret Türk Kuvvetleri'nin silahlı er mevcudu ancak, İzmir’e çıkarılacak bir Yunan Tümeni'ne eşit sayıdaydı.

B) iŞGAL

a)    İzmir Nasıl işgal Edildi?

İzmir Limanı'nda itilaf devletlerine ait karma bir donanma bulunuyordu.

Fakat 13 Mayıs 1919 günü, itilaf devletlerine ait daha başka harp gemileri de gelerek limanda demirlemişlerdi. Düşman gemilerinin aynı gün de birdenbire artması İzmir Garnizonu'nun ve Türk halkının dikkatini çekmişti. Gerçi limandaki harp gemilerinin artması nedenini kimse kesin olarak bilemiyordu. Ancak bunun olağanüstü bir durum olduğunun herkes farkındaydı. İzmir’i böyle bir kuşkulu hava kaplamıştı. Yunan çıkarma konvoyunu korumakla ve çıkarma kuvvetlerini İzmir’e sağ ve sağlam bir şekilde götürmekle görevli İngiliz Amirali Calthorpe 13/14 Mayıs gecesi İzmir Limanı'na gelmişti. 14 Mayıs sabahı saat 9'da İzmir’deki 17. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa ile Vali izzet Bey'e aşağıdaki notayı gönderdi:

 

"İzmir istihkâmları ile civarı ve müdafaa tertibatını haiz bulunan arazi Mondros Mütareke namesi’nin 7. maddesi gereğince bugün (14 Mayıs 1919) öğleden sonra saat: 14.00'de itilaf devletleri tarafından işgal edilecektir."

 

Amiral bu teklifleri red etti. Bu sırada İstanbul Hükümetinden de Vali'ye şehrin Yunanlılar tarafından işgal edileceği bildirildi.

   İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceği, o gün şehirde duyulmuştu. Halk kuşkulu ve şaşkın bir durumdaydı. Ne yazık ki, İzmir’de halka yol gösterecek gerekli tedbirleri alacak askeri veya sivil bir otorite yoktu. Bir süre önce Hükümet İzmir’deki 17. Kolordu Komutanı ve Vali Vekili Nurettin Paşa'yı geri çekerek Hürriyet ve itilaf Fırkası'na (Parti) mensup Kambur izzet'i Valiliğe, Ali Nadir Paşa'yı da kolordu komutanlığına tayin etmişti. İkisi de aciz, uyuşuk ve duygusuz idi. İzmir’in işgal edileceği, şehre yayılınca Vali soranlara; "Yalandır" diyor ve işgali halktan gizlemeye çalışıyordu. O gün Köylü Gazetesi'ne verdiği demeçte şöyle demekteydi:        

"Bazı bedbahtlar İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceği tarzında şayialar çıkarmışlar, yalandır. Tekzip edilir."

Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa ise 14/15 Mayıs gecesi bütün subayları evlerinden getirterek kışlada toplamıştı. Yunanlıların İzmir’e çıkışı görgü tanıklarına ve resmi belgelere göre şöyle cereyan etmiştir:

 

15 Mayıs 1919 günü saat: 02.00'de, Midilli'nin Yero Limanı'ndan hareket eden çıkarma konvoyu saat: 07.30'da İzmir önlerine gelmiş ve çıkarma tümeninin birlikleri. 08.40 da hazırlanan plan gereğince karaya çıkmaya başlamışlardı. Çıkarma İzmir’in Pasaport ve Alsancak iskelelerinden yapılmaktaydı. 10 binlerce yerli Rum bütün Kordon Boyu'nu doldurmuş; çıkanları karşılıyor, ellerindeki Yunan bayraklarını sallıyor, çiçekler, alkışlar ve ZiTO (Yaşa) sesleri arasında Yunan askerlerini selamlıyordu.

Kordon Boyu'na çıkan ilk Yunan Taburu'nu gösterişli bir dini törenle, İzmir Metrapali idi Hristostomos tarafından takdis edildi. Bu dini törenden sonra tabur, Kordon Boyu'nca Hükümet Konağı-Kışla-Güzelyalı yönünde ve Türk Mahalleleri'nin içinden geçmek suretiyle Karantina'ya doğru yürüyüşe geçti. Yerli Rumlar yürüyüş kolunu iki taraftan sarmış bir durumda, askerle beraber ilerliyorlardı.

Yunan Tümen Komutanı Albay Zafiriu İzmir Halkı'na hitaben bir beyanname yayınlamıştı. Sabahın çok erken saatlerinde her tarafa dağıtılmış ve duvarlara yapıştırılmış olan beyanname şöyleydi:

 

"Müttefiklerin muvafakati ile hareket eden Yunan Hükümeti'nden aldığım emir gereğince, İzmir ve civarının askeri işgaline başlıyorum. İşgalden maksat, mevcut kanunların hüsnü muhafazası ve himayesi suretiyle, bütün ahalinin refahını emniyet altına almaktır.
 

Bununla beraber, 3000 seneden beri Yunanistan'a çeşitli sebeplerden dolayı, bağlı bulunan şu topraklar hakkında devletlerin, görülerek bir karara varmasını bekleriz. Bu karardan önce herhangi bir iddia ve icraatımız olmayacaktır. Eskisi gibi vazifelerine devam edecek olan sivil devlet daireleri memurları ile din adamları, bu vazifelerini yaparken, kolaylık ve asayişi sağlamak bakımından her an için, Yunan askeri kuvvetlerinin yardımını isteyebilirler. Askerin, kendisiyle temasta bulunacaklara, dini inancı, adalet ve geleneklere saygılı bulunacağına herkes emin olsun. Komutanlığın kapısı, herkesin müracaat ve şikâyetlerine açıktır. Herkesin sükûnetle, iş ve gücü ile meşgul olarak güzel vatanları hakkında devletlerin görüşüp verecekleri karara güvenle intizar eylemlerini (beklemelerini) din ve cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün halka tavsiye ederim."

 

Yunan Tümen Komutanı'nın bu teminatının hiçbir değer taşımadığı biraz sonra bütün dehşetiyle meydana çıktı. Yunan yürüyüş kolu, Kışla hizasına geçip tramvay yoluna saptıktan sonra duyulan bir tabanca sesi, Yunan vahşetinin hemen başlamasına kâfi gelmişti. Yürüyüş halindeki Yunan Taburu'na tabancasını ateşleyen Türk, Hasan Tahsin adında bir gazeteciydi, Hasan Tahsin tabancasını ateşleyince Yunan Taburu paniğe kapılarak geldikleri yönde kaçmaya başlamıştı. Saat Kulesi hizalarına kadar dağınık bir şekilde kaçan tabur orada birden toplanarak ateş altına alınmıştı. Yerli Rumlar da bu fırsattan yararlanarak ellerine geçen Türk'ü öldürmeye ve soygunculuğa koyulmuştu. Geriden yetişen 2. bir taburla, kışlaya karşı açılan ateş kuvvetlenmiş ve nihayet süngü takarak kışlayı işgal etmişlerdi.

 

Başta Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa olmak üzere, 56. Tümen Komutanı, İzmir Askerlik Dairesi Başkanı ve Garnizona mensup subayları hemen hemen 4/3'ü kışlada bulunuyordu. Kolordu Komutanı geceden subayları toplamıştı. Yunanlılar kışlayı ateşe tuttukları zaman, subaylar pencerelerden Türkçe ve Rumca olarak "ate ate" diye bağırmışlarsa da bunun hiç bir faydası olmamıştı.

 

Nihayet, Kolordu Komutanı Yunanlılara ateş kestirmek için bir muhabere subayını (Celal Din- çer) pencereden beyaz mendil sallamak üzere görevlendirildi. Bu subay derhal yaralandı. Hemen arkasından da Yunanlılar süngü takmış olarak kışlanın içine girmişlerdi. Askerle beraber yüzlerce Yerli Rum da bu arada kışlayı işgal etmişti. Yunanlılar, ilk rastladıkları Türk Subayları'nı dipçiklerle yıkarak

soyuyor, üstlerinde başlarında ne varsa alıyorlardı. Bu durumu gören subayların bir kısmı, bulundukları arka odaların pencerelerinden atlayıp kaçabilmişlerdi. Fakat büyük bir kısmı Yunanlıların eline geçmişti. Elinde bir beyaz bayrak olduğu halde kendisinin Kolordu Komutanı olduğunu anlatmağa çalışan Ali Nadir Paşa'nın suratına Yunan Subayı 3 tokat atmıştı. Kolordu Kurmay Başkanı ile Tümen Komutanı da tokatlananlar arasındaydı. Yunanlılar, Türk Subayları'nın kalpaklarını başlarından alıp yere atıyor ve üzerlerini arayarak paralarını alıyorlardı. Asker lik Dairesi Başkanı Albay Fethi Bey, kendisinden kaputunu almak isteyen ve kendisini (Zito Venezilos) diye bağırmaya zorlayan bir Yunan askeri tarafından süngülenerek şehit edilmişti.

Kışlada dayak, soygun faslı bittikten sonra subaylar ikişer kişilik sıraya konulmuş ve rıhtıma götürülerek üzere süngü takmış bir Yunan bölüğünün arasında kışladan çıkarılmıştı. Subay kafilesi yolda hemen azgın Yerli Rumların saldırısına uğramıştı. Muhafızlar arasında yürüyen Türk Subayları'na ve erlere sopalarla, taşlarla, demirlerle saldırıyorlardı. Bu hengâmede Kolordu Başhekimi Yarbay Şükrü Bey ile birçok subay ve er öldürülmüş ve cesetleri rıhtım boyunda sürüklenip denize atılmıştı. Yaralananların ise haddi hesabı yoktu. Bazı yaralıları da, henüz ölmediği halde ölenlerle birlikte denize atıyorlardı. Binlerce Rum, Türk Subay kafilesine saldırırken, kahvehanelerde, birahanelerde oturmakta olan bazı Rumlar da, sokaktan geçen Türk erkeklerine ve kadınlarına tabancalarıyla ateş ederek, atış talimi yapıp eğleniyorlardı.

Subay kafilesi saldırıya uğrayarak yürürken, birdenbire sağanak halinde şiddetli bir yağmur başlamıştı. Bu sayede, sağlam kalan subaylar tehlikeden kurtulmuş oldular. Çünkü kafileye saldıran yerli Rumlar, yağmurdan kaçarak saçak altlarına sığınmışlardı. Süngülü Yunan Muhafızları da daha az ıslanmak için kafileyi koşar adımla götürmeye başlamışlardı. Kafile Pasaport Dairesi'nin önünden geçerken bir felakete daha uğradı. Rıhtıma yanaşmış bulunan Leon adlı Yunan torpidosu erleri eğlence için kafilenin üzerine ateş açmışlardı. 5–10 kişi de bu yüzden şehit oldu. Rıhtımdaki İtilaf Devletleri'ne ait savaş gemilerinden bu feci manzara seyrediliyordu. Yalnız İngilizler, askerlerine bu durumu göstermemek için onları güverteden içeriye almışlardı. Askerler görmüyordu, fakat subaylar olup biteni gülerek seyrediyorlardı. Kafile Patris adlı Yunan vapurunun yanında durdurulmuştu. Sağ kalanların üstleri başları tekrar yoklanarak cepleri muhafız Yunanlı askerler tarafından boşaldıktan sonra vapura dolduruldu. Sonra bir Yunan subayı gelerek, Kolordu ve Tümen Komutanları'nı ve Kolordu Kurmay Başkanı'nı alıp tekrar Kışlaya götürdü. Usulen üzüntülerini bildirdi.

   Bu olayda 9 subay şehit olmuş, 21 subay yaralanmış ve 27 subayın da akıbeti bilinememiştir. Türk Subayları Patris vapuruna götürülürken, diğer bir Efzun taburu da süngü takarak Hükümet Konağını basmış. Vali'nin makam odasına girerek Vali'yi ve Vilayet memurlarını başka bir Yunan vapuruna götürmüştür. Bunlardan öldürülen olmamışsa da, süngü ve dipçik darbeleriyle hepsi hırpalanmıştı. İzmir’e çıkarılan Yunan Tümeni'nin birlikleri kendilerine gösterilen bölgeleri işgal ederek buralarda yerleşmişlerdi. İzmir’de sıkıyönetim ilan edilmiş ve inzibat işleri Yunanlıların eline geçmişti. Fakat alınan bütün tedbirlere rağmen şehrin her tarafında tecavüz, yağmacılık ve katliam devam etmekteydi. Bütün sivil ve askeri devlet dairelerinin kasaları kırılarak ne kadar nakit para varsa alınmıştı. Subayların yalnız askeri teçhizatı değil, alyans yüzükleri, saat, sigara tabakası, çakmak, yenice görünen elbise ve kalpaklarına kadar her şeyleri soyulmuştu. Türk evlerine zorla girilerek çamaşırlara varıncaya kadar bütün eşyaları alınmaktaydı.

Hiçbir direnmeyle karşılaşmadıkları halde, sırf bir Türk'ün attığı tabanca kurşununu vesile ederek Yunanlıların ve Yerli Rumların yaptıkları vahşeti tarife imkân yoktur. İşgalin 48 saati içinde İzmir’de ve çevresinde (Urla yarımadası ve köyleri dâhil) öldürülen Türklerin sayısı 2 binden fazladır. Bütün bu vahşet itilaf Devletleri donanmasının ve İzmir’deki yabancıların gözleri önünde cereyan etmişti. Tabii bunun için de olup bitenler süratle Batı dünyasına yayıldı.

a)    Çıkarmadan Az Önce. 14/15 Mayıs Gecesi İzmir Halkının Gösterdiği Tepki:

En yetkili görevlilerin bu olumsuz tutumlarına karşılık, İzmirli Aydınlar ve halk işgale karşı bir şey yapabilmek için çırpınmaktaydı. Kazım Bey (Özalp) de, bunların arasında bulunuyordu. Kazım Bey henüz Albay'dı ve izinli olarak İzmir’de bulunan ailesini ziyarete gelmişti. Kazım Paşa 14 Mayıs günü 14/15 gecesi olup bitenleri şöyle anlatır:

 

"- İzmir’de bulunduğum sırada şehrin yabancı kuvvetler tarafından işgal edileceği söylentileri duyulmağa başladı. Fakat resmi makamlar böyle bir şeyden haberdar olmadıklarını beyan ettiklerinden üzerinde pek durulmadı. Nihayet. 1919 Mayıs'ının 14. günü İzmir’e Yunan Askerleri çıkarılacağına dair haber alındı. Derhal gidip Kolordu Kumandalığı'na sordum. Ne onun, ne de Vilayetin böyle bir şeyden haberi yoktu. İzmirli Aydınlar, gençler, halk işini gücünü bırakmış heyecan içinde ne olacağını birbirlerine sorarak Hükümet Meydanında toplanıyordu. Ben de, Albay resmi kıyafetiyle aralarına katıldım. Bütün o kalabalık içinde evvela, tanıdık yüzler olarak sonraları Maarif Vekili olan Mustafa Necati, öğretmen Ragıp Nurettin, Gazeteci ve İzmir’in ilk şehidi olan Hasan Tahsin ile Anadolu Gazetesinden Reşat Beyleri gördüm.

 

Bir müddet meydanda ne yapılacağı düşünüldükten sonra Hükümet Konağı'nın karşısındaki askeri kıraathanede toplandık. Heyecan son haddini bulmuştu. Bütün fikirler herhangi bir şekilde işgal teşebbüsü vuku bulduğu takdirde, tereddütsüz mukavemet edilmesi noktasında birleşir gibi oldu. Protesto edilmesini teklif edenler de vardı. O gece. 14/15 Mayıs gecesi Anadolu Gazetesi matbaasında toplandık. Anadolu'nun köşe bucağında REDDİ İLHAK CEMİYETİ imzasıyla telgraflar yağdırmak ve aynı zamanda Yahudi maşatlığında (Mezarlığında) ateş yakarak muazzam bir protesto mitingi yapmak kararlaştırıldı. (*)

   Gece, İzmir’in hemen bütün Müslüman Türk erkekleri, hatta kadınları Yahudi maşatlığında (Mezarlığında) muazzam bir kalabalık teşkil ederek heyecan içinde toplandı. Rumların hiç sesi çıkmıyordu. Adeta şehirde görünmez olmuşlardı. Maşatlıkta birçok aydınlar pek ateşli konuşmalar yaptılar. Ve orada hemen para toplanarak, Avrupa ve Amerika Devlet ve Politika adamlarına ve Parlamentolarına protesto telgrafları çekildi.

----------------------------
                       (*) Reddi-i ilhak Cemiyetinin beyannamesi: Ey Bedbaht Türk,

Wilson prensipleri unvan-ı insaniyet karnesi altında senin hakkın gasp ve namusun hak ediliyor. Buralarda Rum'un çok olduğu ve Türk'lerin Yunan ilhakın memnuniyetle kabul edeceği söylendi ve bunun neticesi olarak güzel mem­leketin Yunan'a verildi.

Şimdi sana soruyoruz? Rum senden daha mı çoktur?
Yunan hâkimiyetini kabule taraftar mısın?
Artık kendini göster. Tekmil kardeşlerin maşatlıktadır.
Oraya
100 binlerle toplan ve kahir ekseriyetini bütün dünyaya göster. ilan ve ispat et ...
Burada zengin, fakir, âlim, cahil yok. Fakat Yunan hâkimiyetini istemeyen bir kütle-i kahire vardır. Bu, sana düşen en büyük vazifedir. Geri kalma; hüsran ve nekbet fayda vermez; binlerle yüz binlerle maşatlığa koş. Ve Hey'et-i Milli­yenin emrine itaat et. Tarih-i intişan:


----------------------------------------------

Albay Kazım Bey olayların birdenbire gelişmekte olduğunu ve şehrin içinde silahlı bir direnme hazırlamaya zaman bulunmadığını görerek; 15 Mayıs sabahı erkenden bir yük treni ile İzmir’den ayrılmıştı.

İtilaf donanması önünde oynayan Yunan trajedisini görüp, İzmir’den Anadolu'nun içlerine dağılan vatandaşlar; bir elektrik ark'ı gibi, "Düşman'a silahla direnme ruhunu" telkin ettiler.

 

İzmir'de, istiklal Savaşı'nın ilk işareti olan ilk kurşun atılmış ve ilk şehitlerimizin kanı kutsal vatan toprağını ıslatmıştı. Türk Ulusu benliğinde, haksızlığa karşı ADALET için; köleliğe karşı da ÖZGÜRLÜK için; kanlarının son damlasına kadar dövüşme fikir ve heyecanını duyuyordu. Nitekim bu ruh, istiklal Savaşı'nı doğurdu.

İstiklal savaşı iki safhada cereyan etmiştir. Birinci safha, 15 Mayıs 1919'dan 23 Nisan 1920' den 9 Eylül 1922'ye kadar olan safhadır. Bu süre içinde T.B.M.M. Hükümeti'nin duruma hâkim olduğunu görmekteyiz. Başka bir deyişle, ikinci safha T.B.M.M. Hükümeti tarafından yönetilen safhadır.

Hiç şüphe yoktur ki ikinci safhayı yaratan, birinci safha (Kuvayi Milliye devresi) olmuştur. Düşmanı 12–13 ay gibi bir süre ile oyalayıp; ona karşı silahla, balta ile, sopa ile, direnmesini bilen Soma'nın, istiklal Savaşı'ndaki payı büyük olmuştur.

a)    Soma'da Kuvayi Milliye'nin Kuruluşu ve Redd-i İlhak Faaliyetleri:

14/15 Mayıs 1919 gecesi İzmir’de (Maşatlıkta) yapılan büyük mitingde, "ilhak'ın Reddi" hususu kesin olarak kararlaştırılıyor ve bütün çevre ilçelere çekilen tellerle halk, silahlı direnmeye davet ediliyordu. Nitekim Soma'nın olaydan haberdar edilişi de bu şekilde olmuştur. O gece telgraf, eşraftan Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi'ye çekilmişti. Soma'ya telgrafı çekenin, kasaba (Turgutlu) PTT Müdürü Ferit Bey olduğu söylenir. Ferit Bey'in o gece açık bulduğu telgrafhanelere yazdığı telgraf da:

“YUNANLILAR İZMİR’E ASKER ÇIKARIYOR EFZUNLAR KATLİAM YAPIYOR. HALK SİLAHA SARILDI, SİZ DE VATAN ORDUSUNA İLTİHAK EDİN", deniyordu. Bu acı haber hemen ilçeye yayılıvermişti. Küme küme topluluklar, meydan ve sokakları dolduruyor, dertleşiyorlardı.

 Hal böyle iken bir yandan, telgrafı almış bulunan Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi Kasaba eşrafına durumu bildiriyor ve Belediye binasında ilk toplantı yapılarak; Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi, Hacı Raşit Efendi ve Belediye Reisi Osman Bey'den müteşekkil KUVAYİ MİLLİYE HEYETİ seçiliyor. Heyet Başkanlığı'na da, Hacı Raşit Efendi getiriliyor. (15 Mayıs 1919)

 Diğer yandan acele harekete geçilerek; 150 silahlı bir müfreze (birlik) teşkil ediliyor bu müfreze, hemen yapılacak işleri görüşmek üzere, Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi'nin çiftliğine (Sabri Balcı Çiftliği'ne) toplanıyor. (*)

 Bu müfrezenin başına getirilen Niyazi Bey'in (Erakıncı), girişeceği faaliyetlerden şüphe edilerek tutuklanması üzerine; o sıralarda Fransız askeri kuvvetlerinin elinde bulundurduğu istasyonunun çevrilmesine girişiliyor.

 İlçede hüküm süren bu ciddi durum karşısında Kaymakam Necati Bey (Kambur Necati) ileri gelenlerle acele bir toplantı yapıyor. Bilahare, müfreze Komutanı Niyazi Bey makama davet ediliyor. Ve Niyazi Bey'den müfrezenin bir zarar meydana getirmemesi isteniyor. Niyazi Bey bu şartla serbest bırakılıyor. Niyazi Bey müfrezeyi alarak, önce Balıkesir'de Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi ile irtibat sağlamayı ve sonra da; Kaz Asker Kalemi Reisi (Askerlik Dairesi Reisi) Albay Ali Rıza Bey'in tavsiyesi üzerine, Ayvalık'ta Yarbay Ali Bey'in (Çetinkaya) emrindeki birliğe katılmayı düşünüyor ve yola çıkıyor.

    Balıkesir'e doğru yola devam edildiği sırada Söğütçük köyü yakınında Jandarma kuvvetleriyle bir çarpışma oluyor. Ancak, Mayıs 1919 sonlarına doğru Balıkesir'e varılıyor. Balıkesir'de tesadüf eseri Niyazi Bey, Bakırlı Hafız Hüseyin Efendiyi himayesi altına alarak saklayan kitapçı Narlıcalı Hacı Ahmet Efendi ile karşılaşıyor ve onun aracılığı neticesi Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi ile irtibat sağlamış oluyor. Aynı zamanda Müderris Abdülgafur Efendi, Vehbi Bey (Bolak) ve eski Mebus- lardan Balıkesir eşrafından Galip Hoca ile de tanışıyor. Kendilerinin vardıkları ortak karar üzerine, Niyazi Bey Komutasındaki Soma müfrezesinin Ayvalık'taki birliğe katılması uygun görülmüyor; 150 silah 2 ağır makineli tüfek ve yeter miktarda cephane ile takviye edilmek suretiyle, Soma'ya dönmesi isteniyor. Bu arada takviye görerek bir birlik haline gelen kuvvetin, yine umumi istek üzerine; Yusuf İzzet Paşa'nın (14. Kolordu Komutanı) emrinde bulunan subaylardan birine verilmesi de, yerinde görülüyor. Nitekim yeniden kurulmuş bulunan Mıntıka Komutanlığına, Binbaşı Murtaza Bey tayin ediliyor. Fakat müfreze Soma'ya henüz gelme­den; az bir miktar kuvvetle "Reddi ilhak" faaliyetlerinde bulunmak üzere, Kurmay Yzb. Kemal Bey'in (Em. Gn. Kemal BALIKESİR) Soma'ya geldiğini görüyoruz (7 Haziran 1919).                                    
---------------------------------------------
(*) Müfrezeye verilen tüfekler, takriben 1.5-2 ay önce LEON Torpido 'sunun Urla’ya çete çıkardığı zaman; herhangi bir baskına karşı halkı korumak için, gizlice kurulmuş bulunan "İstihlası Vatan" Cemiyeti tarafından sağlanıp Bornova 'dan dağıtılan tüfeklerdi.
---------------------------------------------
    Kemal Bey'in Soma'ya gelmesiyle halk, silahla direnmeye davet edilmiş Redd-i İlhak’a karar verilmişti. Böylece, Soma'da Redd-i İlhak faaliyetleri ilçe çapında ve yaygın bir şekilde cereyan etmeye başlamış oldu (8 Haziran 1919). Daha sonra Yüzbaşı Kemal Bey, Redd-i ilhak faaliyetlerinin yayılması için Kırkağaç ilçesi üzerinden Bakır Köyü'ne hareket etti (9 Haziran 1919), Daha sonra ise aynı faaliyetleri yaymak için Akhisar ilçesine geçti (10 Haziran 1919).

Bergama'dan gelen haber; düşman kuvvetlerine Bergama'yı işgal edeceklerine dair söylenti Yüzbaşı Kemal Bey'in gecenin geç saatlerinde Bergama'ya gitmesini gerektirdi (11 Haziran 1919) Buna rağmen Yunanlılar Bergama'yı 12 Haziran 1919 Perşembe günü sabahı; bir piyade taburu, bir süvari bölüğü ve bir dağ bataryası ile işgal ettiler. Ancak, Bergama'da toplanan birliklerimiz düşmanı Bergama'dan büyük zorluklar neticesinde püskürtmüşler kale civarına geri çekilmelerini sağlamışlardır (14 Haziran 1919).

Bergama'da tutunamayacağını anlayan birliklerimiz geri çekilerek Soma (Çinge) cephesinin kurulmasına karar verdiler. Cepheye katılan gönüllülerin cansiperane gayretleriyle düşman kuvvetleriyle Çinge önlerinde şiddetli çarpışmalar oldu. Bu hareket düşmanı bir müddette olsa oyalamasını ve yıpratmasını sağladı. Böylece, Çinge cephesi en geniş halini ve şeklini kazanmış oldu. Ancak, Akhisar ve İvrindi Cepheleri'nin düşmesi Soma Cephesi'ndeki kuvvetleri Savaştepe önlerine çekmek mecburiyetinde bıraktı (24 Temmuz 1920).

Soma'mızda düşman kuvvetlerinin işgali nasibini 24 Haziran 1920 Perşembe günü 10–11 sıralarında almış oldu. Soma bu tarihten itibaren 2 yıl 2 ay 19 gün Yunan işgali altında kaldı.

 

Ulu Önder Atatürk'ümüzün bu işgaller karşısında "ilk Hedefiniz Akdeniz'dir ileri" komutuyla Kurtuluş Savaşımız başlamış oldu. Ve kazanılan Dumlupınar Savaşı'ndan sonra bütün il ve ilçeler teker teker düşman istilasından kurtarılarak düşmandan temizlenmiş oldu. İşte Soma'mızda Türk Kuvvetleri'ni 13 Eylül 1922 Cumartesi günü saat 10.30.sıralarında ilçemize girip düşmandan temizlemesiyle kurtarılmış oldu.

 

Soma'mızın kurtuluşuyla ilgili tüm bilgi ve verileri rahmetli Emekli General Kemal BALIKESİR ve rahmetli Müfreze Kumandanı Niyazi ERAKINCI’nın anılarından okuma kısmında bahsedeceğiz.

a)       KURTULUŞTAN (İŞGALDEN) SONRAKİ DURUM:

Kurtuluştan sonra ilçede teşkilatın (örgütün) yeniden kurulması söz konusu olmamıştır. Ancak, teşkilatın tanımı (düzenlenmesi) işi ele alınmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, işgalde ne adli ve ne de idari teşkilatta bir değişiklik olmamıştır. Hatta Belediye hizmetleri dahi Türkler tarafından yönetiliyordu ve kurtuluş sırasında Belediye Başkanı Halil Efendi idi.

 

Yalnız şehirde ve özellikle köylerde bozulmuş bulunan güvenliğin yeniden korunması ve devam ettirilmesi, ilk iş olarak ele alınmıştı.

 

Netice:

 

Buraya kadar yapmış olduğumuz açıklamalardan vardığımız sonuç şu olmuştur:

Batılı devletler, Türkleri ve Türklüğü kendi yurtları olan Anadolu'nun bağrında yok etmek amacıyla harekete geçmişlerdi.

Bu amaçların, güya dünyaya BARIŞ getirmek isteyen; "Paris Barış Konferansı'nda" tezgâhlamışlar ve gerçekleştirmeye karar vermişlerdi. Nitekim konferans başkanı ve o zamanın Fransız Başbakanı Clemanceau (Klemanso), Osmanlı Devleti'nin temsilcisi Damat Ferit Paşa'ya 25 Haziran 1919 tarihinde verdiği cevapta aynen; "Bütün tarihi boyunca Asya, Avrupa ve Afrika'da bir tek hal gösterilemez ki Türk hâkimiyetinin yerleşmesi bu memleketin maddi refahının azalmasını ve kültür derecesinin alçalmasını intaç etmiş olmasın. İster Avrupa Hıristiyanları olsun ister Suriye Arabistan ve Afrika Müslümanları olsun Türk nereyi fethettiyse, her tarafa sadece harabe götürmüştür." diyordu. Esasen, tam bir buçuk ay önce ne olmuşsa olmuş; bilindiği gibi. Paris Barış Konferansı tarafından Yunanlılara, İzmir’e asker çıkarma hakkı tanınmıştı. Böylelikle Türkler, büyük bir haksızlığa uğratılmış oluyorlardı.
  Fakat onların ummadıkları bir biçimde Türkler davrandılar, ayağa kalktılar ve verdikleri savaşla; varlıklarını bütün dünyaya ispat ettiler. Ve güzel yurtlarında şerefle yaşamağa tekrar hak kazandılar.
 

Şimdi biz, yukarıdaki sözlerinden dolayı Fransız Başbakanı Clemanceau'ya verilmesi gereken cevabı; gelin de, Prof. PiTAR'a bırakalım.

 

Fransız Profesörü PiTAR. "ANADOLU" adlı eserinin önsözünde "İTİRAF" başlıklı yazısında aynen şöyle diyordu; "Bu mütevazı eseri, yurdunda ve yanında yaşadığım saatlerin hatırası olmak üzere Türk milletine ithaf ediyorum. O saatler benim için kaç defa kendimi tahlil etmek ve Avrupalı bir Hıristiyan sıfatıyla kusurlarımı itiraf eylemeye vesile oldu. Zira padişahlarla halkı, siyasilerle alelade insanları karıştırmak suretiyle çok haksızlık gösterdik ve hala gösteriyoruz. Taassubumuz ve anlayışsızlığımız yüzünden bu memleketin üzerine, tarif kabul etmez felaketler yağdırdık".

Nitekim, öyle oldu ...

 

Tarih Bölümü ile ilgili olarak, Yunanlıların Menşei ve çeşitli yönleriyle ilginç bulduğumuz; Server R. iSKET’in "YUNANLILAR" başlıklı yazısını aynen aşağıda sunmakta fayda görmekteyiz.

 

           YUNANLILAR

 

Yunanlılar Menşei:

 

Tarihin ilk devirlerinde, Anadolu Yarımadası'na Eti'ler, Frij'ler ve Lidyalılar yerleşmişlerdi. Zamanla bunlar, Girit'e geçmiş ve diğer yakın adalara da dağılmışlardı. O zamanlar, Yunan Yarımadası'nda Pelasg'lar vardı. Bunlara Etrüsk’ler ve Orta Asya'dan gelme başka kavimler karışmıştı. Milattan Önce, 1200 tarihlerinde bu yarımadaya Aka'lara Dor'ların da gelip yaşadıkları bilinmektedir.

 

Başka başka yerlerden gelerek burada yerleşen bütün bu çeşitli kavimlerin birleşip kaynaşmasından Yunanlılar meydana gelmiştir. Bugünkü Rumların cedlerine Elen'ler denilmesine rağmen, görülüyor ki asılları daha ziyade Pleasg'lara kaynaşmış Aka'larla Dor'ların karışımıdır. Elen sözü, yerleştikleri Korennen Makedonya'ya kadar olan sahaya verilen Hellade'den gelmedir. Yani millete değil, memleketlerine verilmiş addan doğmadır. Grek sözü ise, yine o yarımadaya geçerek yerleşen Grek adlı bir kabilenin adından kalmadır.

 

Görülüyor ki Grek'ler ve adını saydığımız diğer insan toplulukları bugünkü yarımadanın yerlisi değildir ve karışık bir millettir. Kaldı ki Grekler sonraları; Rumen, illiryen, Tesalyen, Slav gibi, pek değişik etnik menşeleri olan ayrı milletlerle de karışmışlar ve fakat zamanla din ve dil birliği bağlarıyla bir kitle haline gelmişlerdir.

Rum kelimesine gelince; bu söz, eskiden Yunan diye de andığımız bütün bu Hıristiyan kavme ve şimdi ise bunların Türkiye'de ve diğer Müslüman memleketlerinde kalanlarına verilen addır. Eski Grek kültürünün tortusundan mayalanarak yeni bir millet haline gelmeye heveslenen ve son asırlarda bu gaye ile uğraşan şimdiki Yunanlıların bugünkü dili de eski Yunancadan bozma bir dildir. Yunanlıların çoğunluğu ortodokstur. Rum Ortodoks Kilisesi'nin merkezi, Bizanslılar zamanından beri İstanbul’dadır. Fatih 1453'de İstanbul’u aldığı vakit, bu dini düzene dokunmamış, hatta ona bazı haklar tanınmıştır. Lozan Andlaşması'yla da İstanbul’da bırakılan bütün Dünya Rum Ortodoksları Patriği, Türk kanunlarına bağlı ve Türk uyrukludur.
 

Uzak yakın, çeşitli yerlerden gelerek bir araya toplanan ve çeşitli kavimlerin birleşmesinden ve yerleşmesinden teşekkül eden Yunanistan'ın 15.yüzyılda yayıldıkları yerlerle beraber, Osmanlı imparatorluğu'na katılması, 2. Sultan Mehmet zamanında olmuş, fakat Osmanlıların din bahsindeki medeni anlayışı aleyhimize neticeler vermiştir.

 

Rumlar, fetihten sonra, diğer Hıristiyan tebaanın aksine olarak, yalnız Yunanistan'da değil, imparatorluğun her tarafına dağılmış bulunuyorlardı. Yerlerinde bırakıldılar, toplu bir halde oturdukları Mora, Tesalya ve Ege Adaları'nda da yerli yerinde bırakıldılar. Buraları 1503'den beri bir Beyler Beyi'nin idaresi altında sancaklara bürünmüş bir vilayet halinde idare edilmeye başladı. Yalnız Kiklad Adaları yıllık vergi vermekle yetinildi. 1687'den beri geçici bir zaman için Venediklilerin elinde kalmış olan Mora. 1718'de Pasarofça Andlaşması'yla tekrar Osmanlıların eline geçtikten sonra. Yunanistan paşalıklara ayrılarak Rumeli Valiliği'ne bağlandı ve Ege Denizi Adaları Kaptan Paşa'nın idaresine verildi.

 

Osmanlılar, Sırplarla Rumeli'de idaremiz altındaki diğer Hıristiyan tebaamız gibi Yunanlılara da din ve hatta milliyetleri hususunda yumuşak ve müsamahalı bir idare sistemi tatbik ediyorlardı.

 

Din ve folklorik ananelerine dokunulmayan bu serbest idare tarzı Türklerin zararına oluyor ve zaman bu milletlerin kaybolan benliklerini yeniden bulmalarına yardım ediyordu. Yıllar geçtikçe, Rum kilisesi metotlu bir halde, milli dinin ve milli duygunun yöneticisi ve geniş, büyük bir hazırlığın idare merkezi oldu.

 

Hükümet İçinde Hükümet:

 

İstanbul’da kutsal bir Sinod Meclisi'nin başında bulunan Patrik zamanla büyük bir nüfuz sahibi olmuştur. Rumların dini ve milli haklarını hüküm€t nezdinde savunurdu. Rum tebaasının idaresi, yine kendi yerlilerin seçtikleri memurları tarafından yönetilirdi. Ve böylece hükümet içinde hükümettiler ve yine böylece adeta bir bağımsızlık hayatı yaşanıyor, fakat gitgide istiklal düşüncelerine dalıyorlardı.

   Bunlar İstanbul’da Fenerli denilen, uyanık ve dil bilir Rum ileri gelenleri vasıtasıyla bilhassa dış temaslarda menfaatlerini yürütürler devletin Avrupalılar temasında resmi tercümanı olan bu Fenerli Rumlar, devlet sırlarını öğrenirler ve çok kere aleyhimize ve kendi milli faydalarına kullanırlardı.

Diğer taraftan, Yunanistan'ın kuzeyinde mahiyetleri itibariyle milli bir renk taşıyan Kleftes adlı eşkıya, bağımsız olarak durmadan etrafa dehşet salar, güneyde ve Mora'nın yalçın topraklarında Manyat denilen dağlılar da soygunculuk ve çapulculuk yaparlardı. Kleftesler'le Manyatlar daha ziyade devlet otoritesini hırpalamaya ve yıpratmaya çalışırlardı. Rumların bu serkeşliklerine coğrafi vaziyetleri de yardım ederdi. Rum eşkıyasının pek işine yarayan kara kısmının dağlık tabiatına karşı, diğer kısmındaki yolsuz hareketlerine de geniş ve girintili çıkıntılı sahilleri yardım ederdi. Topraklarının verimsizliğini, onları denize dökmüştü. Daha ziyade ticaretle ve denizcilikle uğraşırlardı. Rusya ile 1768'de başlayan harp sonunda. 1774'de Küçük Kaynarca'da akdettiğimiz muahedede. Yunanlılar gemilerinde Rus bayrağı taşıma hakkını alınca, Yunan denizciliği büyük bir inkişaf göstermiş, Karadeniz, Akdeniz ve hatta Cebelitarık ötesine kadar deniz ticareti adeta inhisarlarına geçmişti. Bu suretle zenginleşen ve bir gemici tüccar sınıfı teşekkül eden Yunanlıların, ticaret filoları büyük bir yekûna çıkmış, 1821 yılında. 6000 topu ve 12 bin tayfası olan 3511 büyük gemiyi bulmuştur.

 

Böylece dini merkezlerin bilgili ve sistemli sevk ve idareleriyle milli duyguları uyanan, hükümet içinde bir nevi idare mekanizması kuran, Fenerli Rumların devlet içindeki nüfuzu vasıtasıyla devlet sırlarını öğrenip, sinsice taraftar kazanan, karada teşkilatlı eşkıyası, denizde top tüfekli gemileri bulunan Rumların, artık ayaklanıp harekete geçmeleri pek tabii idi.

 

Bu karışık kavmin iddiası büyüktü; onlar Grek Medeniyeti'nin son evlatları idiler ve Türklerin zulmü altında eziliyorlardı!.. Hâlbuki mesele tamamen basittir; gittikçe zayıflayan Osmanlı impa- ratorluğu, bin bir iç gailesi arasında, bir de memleketin her tarafına dağılmış olan Rumların bu sinsi ihanetiyle uğraşmaktan bunalmış, onlara mümkün olduğu kadar yumuşak davranıyordu. Zulmü görenler, Rumların keyifli şekilde oturdukları yerlerdeki Türklerdi. Bir de Müslümanlık-Hıris- tiyanlık davası vardı ki, garp onları daha da uyandırmıştı. Zengin Rum Tüccarları, imparatorluğun Rumlarla dolu merkezlerinde son sistem ve mükemmel mektepler açtılar. Yunan istiklal idealiyle buralarda yetiştirilen gençler arasında ateşlileri çıktı. Bunlardan Taselya'da Konstantin Rigas adında bir şair, yetişmiş bilgili birkaç kişi daha, istiklal idealinde önayak oldular.

   Rumların ta Büyük Petro zamanından beri Ruslardan yardım bekledikleri malumdu. Ruslarla Osmanlılar harp halindeyken 1770 de, Çariçe 2. Katerina da kendi Şark Politikası lehine, Rumları ayaklandırmak maksadıyla Orlof’un kumandasında bir Rus filosu göndererek, Peleponez' de bir çıkarma yapmıştı. Bu donanma, Baltık'tan hareket ediyor ve İngilizlerin muvafakatiyle Cebelitarık'tan geçerek Yunanistan'a geliyordu. Bu çıkarma ve tahrik üzerine, Misolongi'de ve bazı adalarla Rumlar ayaklanmıştı. Fakat Orlof, Türklere karşı yenilerek kaçmış ve ayaklanma yerinde bastırılmıştı.

Rusya Yunanlılara Cesaret Veriyor:

 

1774 Küçük Kaynarca Muahedesi'yle' Ruslara Balkan milletleri ve bilhassa Yunanlılar ve Ortodokslar üzerinde bazı haklar tanınıyordu. Bundan cesaret alarak da, Aleksandr Mavrakordato ve Konstantin İpsilanti gibi, Fenerliler faaliyetlerini arttırdılar. Korfulu Kapodistirias, 1812 de gizli maksatlı bir cemiyet kurdu. 1814 de Odesa'lı üç Rum tüccarı da Yunanistan'ı kurtarmak ve merkez olmak üzere bir Yunan Devleti kurmak için, Yeni Eterya adlı bir gizli cemiyet meydana getirdiler. Rus Çarı'nın himayesi altında bulunduğunu ileri süren bu cemiyette, Patrik Gregoriyus ve Patras Piskoposu Germanos da aza olarak bulunuyorlardı. Cemiyet, 1818 de, merkezini İstanbul’a naklederek, faaliyetlerine burada devam ediyordu.

 

Hükümet, iç ve dış gailelerle meşguldü. Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa, bütün bu hareketleri haber alıyor ve şiddetle önlemeye çalışıyordu. Fakat Fenerli Rumların meclubu olan Devlet Kethüdası Halet Efendi, II. Mahmud'a tesir ederek, Ali Paşa'yı öldürttü. Bundan cesaret alan Eteryacılar, Yenikos Eferos ile Çarın yaverlerinden Aleksandr ipsilanti, 7 Mart 1821 de, Yaş Şehri'nde isyana başlayarak Rusya'nın himayesi altında harekete başladıklarını ilan ile bütün Yunanlıları ayaklanmaya teşvik ettiler. Bunların isyan yeri olarak Romanya'yı tercih etmelerinin başlıca sebebi, buranın Rusya'ya yakınlığı idi ve diğer siyasi sebepleri de mevcuttu. İstedikleri olmadı, Romanyalılar, Rumların isteklerini tutmadı ve Rus yardımı da gelmedi. Türklerden de ağır karşılık görünce, Avusturya'ya kaçtılar.

   İpsilantin'in hareketleri üzerine, Patras Piskoposu Germanos, 1821 senesi Mart' ın ın yirmi beşinde, Mora'da isyan bayrağını açtı. Yunanlılar hala bugünkü milli bayram olarak kutlarlar. Adalar da bu isyana katıldılar ve Kalamata'da geçici bir hükümet kurdular. Ticaret gemilerinden bir filo teşkil ederek, Ege adalarını zaptettiler. Yunan çeteleri Atina'ya girdiler ve kaledeki Türk birliğini muhasara ettiler. Moro'da kan gövdeyi götürüyordu. Mazlum Yunanlılar (!) onbeş bin Türk'ü kılıçtan geçirdiler. Demetrios İpsilanti başkumandan oldu ve Epidavros'da bir milli meclis toplatarak, 1 Ocak 1822 de Yunan istiklalini ilan etti. Yapılan bir kanunla Mavrokordatos reis oldu. Fakat idareciler arasında dalaşmalar başlamıştı.

Navarin Faciası:

Artık Babıâli duramazdı. İsyan başlarından patrik Grigorios ve arkadaşlarını 21 Nisan 1821 de İstanbul’da idam etti. Hükümet kuvvetleri kuzeyden Yunanistan'a sarktılar. Türk kuvvetlerine karşı kendilerini müdafaa eden Rumlar, hayli direniyorlardı. Bu tenkil hareketi üzerine, merkezi Avrupa, Yunan yaygaralarıyla çınladı Fransa, Almanya ve İngiltere’de bu yaygaralar bir heyecan yarattı; Rumlara maddi manevi yardımlar ve hatta gönüllüler yağdı.

Babıâli kararlı olmak mecburiyetinde idi, artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'dan kuvvet istedi ve 1824 Haziran'ında İbrahim Paşa kumandasındaki bir Mısır donanması, İskenderiye’den kalktı, evvela Girit'e uğrayıp orayı düzelttikten sonra, 1825 Şubat'ında Mora'ya geldi, İbrahim Paşa, iki bin askeriyle güneyden ve Reşid Paşa kuvvetleri de kuzeyden girdiler. Sene sonuna kadar bütün Peleponez temizlenmişti. Birleşmiş Osmanlı Kuvvetleri yeni sene başlarında, Misolongi'yi aldılar ve Reşit Paşa, Ağustos ortasında bir hücumla Atina'yı da aldı ve kaleyi kuşattı. Darbe ağırdı. Partiler birleştiler ve Elen Devleti'nin naipliğine yedi sene müddetle Kapadistrrias'ı getirdiler, Fakat asiler artık ümitlerini kaybetmiştiler.

 

Lakin güvendikleri ağabeyleri harekete geçecek ve İngiltere ile Rusya'nın yardımı olacaktı. İngiltere Yunanlılara ilgi göstermeğe başladı ve yeni Rus Çarı 1.Nikola da Babıaliyi sıkıştırmağa başladı. İki devlet, Petersburg’da 4 Nisan 1826 da bir protokol imzaladılar ve bu meselede birlikte hareket kararı aldılar; Babıâli’nin himayesi altında serbest bir Yunanistan meydana getireceklerdi. 2, Mahmut, İngiltere’nin aracılık teklifini kabul etmedi.

   Nihayet yine Yunanlıların şansı daha doğrusu yine dini gayret istimdatlarına yetişti. Fransa, İngiltere ve Rusya murahhasları 26 Temmuz 1827'de Londra'da toplanıp, Yunanistan'a Türk himayesi altında idari muhtariyet verilmesini temine, aksi halde silahlı müdahaleye geçmeye karar verdiler. Babıâli, teklifi derhal reddetti ve doksan gemilik bir Mısır donanmasıyla beş bin de asker getirtti. Rus, İngiliz ve Fransızların müşterek donanmaları, Navarin önüne gelip, limanın ağzını kapattı ve İbrahim Paşa donanmasını muhasara etti, sonra da, 20 Ekim 1827 de her türlü hukuka aykırı bir hareketle ve ansızın hücumla donanmayı yok etti.

  II. Mahmut, bir sene evvel, Yeniçerileri kaldırmış, henüz yerine muntazam bir ordu kurulamamıştı. Donanma, böylece mahvolmuş ve İbrahim Paşa da Mısır'a dönmüştü. Osmanlı imparatorluğu artık ordusuz ve donanmasız bir devlet olmuştu, Daima zayıf zamanımızı kollayan Rusya, tek duramazdı, harp ilan etti. Bittabi Osmanlı kuvvetleri yenildiler, Ruslar; Erzurum ve Edirne'ye girdiler.

Edirne Antlaşması:

 

Osmanlılar, büyük devletlere baş eğerek, hesap masasına oturdu, 14 Eylül 1829'da imzaladığı Edirne Barış Andlaşması'yla büyüklerin istediklerini kabul etmek zorunda kaldı. Edirne Muahedesi adeta Rusların Osmanlı Devleti üzerinde baskısını kabul etmek demekti. Yunanlılara gelince; kuzeyde Arta'dan Vollos'a kadar uzanan bir sahada, bir Hıristiyan prenslerin idare edeceği bir devlet haline gelecekler, şu kadar ki Babıâli’nin himayesinde bulunup devlete vergi vereceklerdi,

 

Edirne muahedesi o kadar ağırdı ki Avusturya elçisi bu andlaşma için "Muzaffer bir devletin, zayıf bir düşmana şimdiye kadar kabul ettirmiş olduğu andlaşmaların hepsinden en ağırı olduğunu, Osmanlı devletinin artık yaşamasının tamamıyla şüpheli bir hale geldiğini" söyledi. İngilizler de bu muahededen sonra, Osmanlı Devleti'nin bekasından artık şüphe ettikleri düşüncesine vardılar ve Yunanistan'ın böyle bir devletin himayesine verilmesini doğru bulmadılar, tamamen müstakil bir devlet olmasını istediler. Fransa, Rusya ve Avusturya da bu düşünceye katıldılar, Zaten 1827 Nisan'ında hükümet reisliğine seçilmiş olan Kapodistrias da bu şartı savunuyordu.

   Yunanlılar, bununla da yetinmeyeceklerdi. O tarihten bugüne kadar geçen otuz beş yıl içinde, aralıksız bizi uğraştıracaklardır.

 

Soma'mızın kurtuluşunda büyük emeği geçen Rahmetli Emekli General Kemal Balıkesir’in 13.09.1968 tarihli kendi el yazısıyla yazdığı anılarını sizlere aynen aktarıyoruz;

 

Soma'nın Benliği;

 

Soma'ya ilk gelişim 07.06.1335 (1919) tarihindedir. Soma'yı ve halkını hiç görmemiştim. Tanımıyordum da. Bakırlı Hafız Efendi ile Somaya gelişim çok isabetli olmuş ve Soma ve Bakır köy hakkında kendisinden almış olduğum bir çok malumatla esaslı bilgiye sahip olmuştum. Hafız Efendi'nin bana vermiş olduğu bilgilerden hiçbir vakit aldanmamıştım. Soma'ya ilk gelişimizde Belediye'de ilk toplandığımız anda, ilk söze ben başlamıştım. Ve sözüme Çanakkale Muharebesi'nden başlamıştım. Çanakkale savaşı et ile çelik çarpışması demekti. Bu savaşta başından sonuna kadar bulunmuştum. Bu savaş da 4 yara almıştım. Şehitlerle kucak kucağa bir halimiz vardı. Şehitlerimizi gömmek için imkâna sahip değildik, mevsim yaz olduğu için iki günde simsiyah oluyorlar ve manda kadar şişerek büyüyorlar, bakla kadar yeşil sinekler yapıyorlardı. Onların neşrettikleri kokunun tesiriyle, yemek olarak sirke-ekmek yiyorduk. Bunu yerken dahi bir veya ikimiz yaralanıyor veya şehit veriyorduk. Bunca acı ve üzgünlüğe ilaveten cephanemiz de çok azdı. Düşmanlar gibi pervasız ve hesapsız cephane sarfiyatı yapamıyorduk. Düşmanın silah üstünlüğüne karşılık bizim eksiklerimiz bizi savaştan ayırmaya değil, bilakis Allah'a yaklaştırmaktan başka bir şeye yaramıyordu. Bu savaş şehitler savaşı, Allah'a dayanan bir savaştı. Bunca güçlükleri Allah'a dayanışımız ve imana dayanışımızla yenmeye çalışıyorduk. Ölümü ve şahadeti göze aldırışla yenebiliyorduk. Nihayet inayeti hak bir gün tecelli etmiş, bir sabah ağarmasıyla düşmanın büyük bir kısmının kaçmış ve az kısmının da kaçmaya çabalamasını görmüş, bunca fedakârlıklarla ölümü göze alarak, çabalamamızla ve bunca şehitlerimiz sayesinde zafere kavuşmuştuk. Bununla sizlere anlatmak istiyorum ki; zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allahı vardır. Sözünü mahrumiyet ne kadar çok olursa olsun, Cenab-ı Hak'dan içinde bulunduğumuz vaziyet ne olursa olsun, ümidi kesmemek, zora dayanmak, Allah'a inanmak ve dayanmak sayesinde Cenab-ı Hakk'ın herkesin kalbine göre verir sözüne inanırdık. Allah'ın da milletimizin o Çanakkale Zaferi'nde olduğu gibi kalbine göre behemal vereceğine güvenerek doğru dürüstlükle ve temiz kalple milletin vatanın selameti için silaha sarılmayı hepimiz bir borç bilir, sizler gibi aynı yürekte olan bütün arkadaşların da beraber olması içimizden gelen ilahi bir aşkla istiyorum. Aziz Somalı kardeşlerim.... diyerek sözümü bitirmemle. Bütün arkadaşların aynı ruhla davranmalarını görmüş, karara davet etmiştim ve bütün Somalı arkadaşların istisnasız olarak hepsi silaha sarılmaya karar vermiştik.

 

Bu anda ben: Arkadaşlar, bir elimizle silaha sarılmakla beraber, bir elimizle de ceplerimize daldırmalıyız ki silahla, imanla beraber para da bulunsun ve bu sayede hareket de olsun dedikten sonra bilaistisna bütün arkadaşlar ceplerinde ne para varsa çıkarmışlar, ortaya koymuşlar, Hatta bazı arkadaşlar ise daha da getireceklerini söyleyerek aşkla, hareketle ayrılmışlar ve işe başlamışlardı.

 

İlk işimiz ve teşkilatımızın başı olarak Soma Milli Heyeti'ni vücuda getirmek olmuştur. Heyet olarak Hacı Reşid, Balcızade 'Molla Mehmet Efendi. (bu zat Bilahara şehit olmuştur) Hüseyin Efendi, Çerkez Osman Efendi, Bakırlılı Hafız Hüseyin Efendi seçilmiş ve Hacı Reşid Efendi Heyet Başkanı yapılmıştı.

Bu hal benim Balıkesir'den sonra ümit, aşk, imanımı arttırmış, bu suretle Soma halkının da istisnasız iştirakleri dolayısıyla Soma Halkı'na da pek çok yaklaşmıştım.

Soma Heyeti'nin de istisnasız olarak bu davamızı benimsemeleri benim de cesaretimi arttırmış ve heyecanla Soma'yı sevmiştim. Derhal Soma'da büyük bir imanla halkın silaha sarılması işi ele alınmış, canlanmış mütemadi bir hızla yürümüştü. Bir yandan taze taze iltihaklar oluyor bir yandan da tabur ve bölükler meydana geliyordu. Soma Heyeti'nden olan Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi'nin köyü bulunan Bakır Köyü halkı hakkında bana vermiş olduğu malumata dayanarak Bakırköyü'ne hareket etmiştim. Yolumuz Kırkağaç Kazası'ndan geçiyordu. Kırkağaç'a girdiğimde şehrin Rum halkının bayramlar gibi yeni elbiseler giymiş sokakları doldurmuş, hemen hemen hepsi içkili ve sarhoş bir halde Rumlara mahsus çalgı olan Laternalar çalınıyor, şarkılar gırla, ta ki zaferler kurulmuş, sel gibi bir bayram havası hüküm sürüyor. Kiliseler faal, minareler ıssız. Rum halkı çılgınlıklar içinde. Türkler ise pusmuş bir halde, ben geçerken arabamın içine bakarak şımarık ve hakir bir tavırla, salyalar gibi savrulan laflar arasında aralarından geçerken, dişlerimi gıcırdata intikam hislerimin kabardığını işitmiştim.

Bu hal benim cesaretimi kırmak şöyle dursun bilakis arttırmış, yapacağım işe ise hız vermişti. Bu ruhla Bakırköyü'ne vardığımda camiinin kapısını iki tarafından bulunan mezarlıklar önlerinde müfrezeyi yerleştirmiş bu ay Ramazan ayı olduğundan karanlıktan evvel efradın yemeklerini yemeleri için çıkınlarını açmaya başladıklarını gören köylüler birden yok olmuşlardı. Aradan 5–10 dakika ya geçti veya geçmedi, köylülerin hemen hepsinin evlerinden iftar sofralarını alıp bize doğru acele acele geldiklerini görmüş, bunun üzerine, bizler delikanlıyız arkadaşlar, Bu sofralar çocuklarımızın haklarıdır. Rica ediyorum, bu sofralarınızı evlerine geri götürürseniz daha çok memnun edeceksiniz bizleri, demişsem de köylüler bunu izzeti nefis yaparak sofralarını geri götürmemişler, askerlerle beraber olarak iftar etmişlerdir. İftarı müteakip de camide zafer için dualar yapılmış dua faslı bittikten sonra da ben söze başlamış ve şöyle konuşmuştum.

Arkadaşlarım:

Bakırköyü'nün ve sizlerin yiğitliklerini bana anlata anlata tüketemediler. Ben de dinledikçe göğsüm kabardı ve memnun olmuştum. Gıyaben bu köye karşı, sizlere karşı bağlılığım büyüktür. Ben cesur adamı severim. Allah insanın alnına ne yazarsa o olur, korkak da olsan, cesur da olsan alın yazısı mutlaka olacaktır, değil mi?
 

Mademki böyledir, Akıllı adam cesur yaşar, cesur ölür. Korkakça ölmektense cesurane ölmek daha akıllılıktır. Ben sizlere güvenerek sizlere ve buraya geldim. Bu gece Akhisar'da bulunan düşmana baskın yapmak için geldim. Buraya gelirken yolumuz Kırkağaç’tan geçiyordu. Şehirden geçerken içim sızladı. Bütün Rumlar ve Hıristiyanlar bayram gibi yeni elbiselerini giymişler, sokaklara dökülmüşler, sarhoş bir halde Laterna çalgılarını çalıyorlar, yarınki günü, Kırkağaç'ı işgal etmek üzere zafer takları kurmuşlar. Minareler ıssız, kiliseler canlı ve faal. Müslümanlar ve Türkler pusmuş, Rumlarda coşkunluk ve taşkınlık sel gibi sevinç gırla gidiyordu. Ben aralarından geçerken haince bakışlar bana küfreder gibi tavırlar arasında dişlerimi gıcır gıcır gıcırdatarak bu halleri bıçak gibi kalbime saplanır gibi olmuştum.

 

Ben ve hepimizi yarın sabah için uç kısmı Yaya Köyü'nde olduğu halde, Kırkağaç'a bu geceden girmeye ve şehri işgal etmeye hazırlanmakta olan Akhisar'daki düşmana karşı bu gece baskın yaparak düşmanı şehirden atmak bu sayede Kırkağaç'ı kurtarmak için köyünüze ve sizlere geldim. Var mısınız arkadaşlar benimle der demez. Hey gözünü sevdiğim, Allah mı gönderdi seni yiğit kardeşim, kumandanım diyerek elime sarılanlar, boynuma sarılanlar olmakla beraber hep bir ağızdan bütün köylüler hazırız beyim demişlerdi. Bu meydanda birisi kalkarak, bizim dağda gezen arkadaşımız da vardır. Onları da beraber alalım demeleri üzerine, benim eşkıya ile işim yok bana namuslu adamlar, sizler yeter demiştim. Bunun üzerine bana beyim bu dağdaki arkadaşlar gâvur öldürdükleri için dağda geziyorlar demeleri üzerine öyle ise o arkadaşlar da bizdendir. Bizimle beraber gelsinler demiş ve bu bakış için planı şu suret de tertip etmiştim;

 

Dağda gezen Mustafa Efe arkadaşlarıyla beraber en uzakta bulunan Akhisar'ın doğusundaki köylere geleceklerdir. Buradaki sizler ise Kamalı Efe'nin emri altında Akhisar'ın kuzeyindeki köylere gideceksiniz. Bu köylerde silahlı olanlar silahlarıyla, av tüfeği olanlar av tüfekleriyle, tabancası olanlar tabancasıyla, silahları olmayanlar ise yatağanlarıyla baltalarıyla gelerek baskına iştirak edeceklerdir. Düşmandan korkmayacaksınız. Düşman sizlerden bizlerden korksun. Düşman selametle dahi kaçabilmeye razı olacaktır. Behemehal Akhisar'ı sabaha karşı düşmandan alacağız. Yarın sabah hep beraber Akhisar'da buluşacağız. Ben de müfrezemle demiryolu boyunca Akhisar'a yürüyeceğim ve bu cepheden Akhisar'ı basacağım. Tekrar ediyorum, korku denilen şeyi hiç hatırınıza bile getirmeyin. Gözü kara saldırış istiyorum.

 

Köylere iki üç koldan adamlar göndereceksiniz, bu adamlar köylerin ortasında bağıra bağıra bütün köylüleri cesarete getirecekler, köylerde yalnız ihtiyarlar, yürüyemeyecek derecede küçük çocuklar kalacaktır. Hatta canlı kadınları bile teşvik edin. Behemehal düşmanı Akhisar'dan atacağız. Asıl düşmanlar korksun. Bizler değil, Bizim Allah'ımız ve imanımız var, sel gibi akacağız. Her köyden, her taraftan Akhisar'a sel gibi gireceğiz. Düşman bizlerin bu hareketinden şimdiden sizlere söylüyorum ki, çok korkacak, çok ürkecektir. Haydi, hepinize Allah'tan muvaffakiyetler ve sizlerden hepinizden çakı gibi, arı gibi gayretler isterim. Yolunuz açık olsun arkadaşlarım. Sabaha karşı Akhisar'da buluşalım arkadaşlarım. Benim kahraman yiğit kardeşlerim diyerek, bütün Bakırköylüler'i uğurlamış, köyde hastalarla ihtiyarlar ve iman kalmıştı. Ve bütün arkadaşlar şevk ile imanla, ümitle ve büyük bir cesaretle ve aşkla hareket etmişlerdir.

Her harekete geçen köylülerin bu hareketlerini köyün kenarında yakacakları çalı ateşiyle birbirlerine belirtmelerini de tembih etmiştim.

Hep beraber yürüyüşe geçmiştik. Ben de müfrezemle demiryolunu takip ediyordum. Soma'dan Bakırköyü'ne geldiğim arabayı da yanımda götürüyordum. Harta Boğazı'nı aşmak üzereydim. Arkamdan hızla gelen bir atlıdan Kırkağaç telgrafçılarından bir tel sureti aldım. Bu telgrafı bana Bakırköyü'nün imamından aldıkları bir atlı ile göndermişlerdi. Telgrafta ; (Kemal Bey, düşman Akhisar'dan ağırlıklarını bırakarak kaçmaktadır.) diyordu. Aradan 10–15 dakika vakit geçmeden ikinci bir telgraf gelmişti. Bu telgrafta ise (Kemal Bey yarın sabah düşman Bergama’yı da işgal edecektir. Aman Bergama'ya gel bizleri de kurtar.) diyordu. Bu telgrafları alır almaz Akhisar emelimiz olmuştur. Bergama'yı da kurtaralım niyetiyle arabaya atlamış Balıkesir'den yanıma aldığım Reşit'le beraber olarak Kırkağaç, Soma, Kınık, Bergama yolunu tutmuştum.

 

Bakırköylülerle beraber Akhisar baskınımızı, bu muvaffakiyetimize bizi ulaştırma kapılarını açanın da Soma Belediye azalarından Bakırlı Hafız Hüseyin Bey'in bana vermiş olduğu Bakır köylüleri ve halkı hakkında karakter ve yiğitliği tanıtması olduğuna göre bu işte Soma'nın ve Somalıların da payı olduğunu burada tebarüz ettirmeğe mecburum, burada Somalılara da hususi bir kıymet vermeğe mecburum.

 

Kırkağaç’a geldiğimde bu gün bu şehir ortasından gündüz gözüyle geçerken gördüğüm o üzücü vaziyet yok olmuş bu sefer şenlik Türklere geçmişti. Minarelerinin tepelerine kadar Türk bayrağını çekerek okunan ezanlar eski halini almış, Rumlarda sessizlik, Türklerde ise ferahlıklar başlamıştı. Kiliseler ıssız, minareler Esselat nidalarıyla faal bir hal almıştı. Bu Akhisar'ın Yunan Ordusu tarafından ağırlıklarını bırakarak firarları Kırkağaç telgrafçıları tarafından Kırkağaç halkına yetiştirilmiş olduğu anlaşılıyordu. Bu hali görünce gündüz kü sıkıntı içimden uçmuş kalbim ferahla dolmuş bulunuyordu.

 

Bundan dolayı da ulu Allah'a şükranlarım pek yükselmişti. Ferah bir yürekle Kırkağaç şehrinden ayrılmış ve Soma'ya bir an evvel varmak gayreti gütmüştüm. Soma'ya vardığımda hava ağarmak üzereydi. Belediye Reisi'ni evinden çağırttım. Bu Akhisar haberlerini Somalıların da almış olduklarından burada bir ferahlık esmekteydi. Herkes de bir ümit artışı ile beraber emek gayreti tazelenmiş erken denmeyerek herkeste arı gibi bir faaliyet göze çarpıyordu. Bu hal bana da büyük bir kuvvet olmuştu.

   Belediye Reisi Bey'e Soma’da ve Kırkağaç'ta bu ana kadar ne kadar kuvvet meydana gelmiş ise bunların hepsini hemen Bergama'ya yola çıkarılmasını ve Bergama'ya mümkün olduğu kadar sür'atle yollanmalarını ve Bergama'da bana ulaşmalarını tembih etmiş ve ayrıca da Balıkesir'e de bir telgraf çekerek vücuda getirilmiş kuvvetlerin ne kadar olursa olsun hepsinin derhal Bergama'ya yola çıkarılmasını, bunların mümkün olan sür'atle yollanmalarının teminini ve Bergama'da bana kavuşmalarını bildirmiştim. Bundan başka da Ayvalık cephesi Kumandanı Ali Bey'e de Kozak Kuvvetleri'nin mümkün olduğu kadar sür'atle Bergama'ya bana yardıma gönderilmesini de rica etmiştim. Bu tertip ve plan bu süratle yoluna konduktan sonra Bergama yoluma hızımı arttırmış ve mümkün olduğu kadar çabuk Bergama'ya vararak Bergama'dan yapacağım kuvvetlerle Soma'dan, Balıkesir'den, Kozak'tan gelecek bu kuvvetlerin gelmeleri için lazım olan zamanı ve imkânı temin etmek düşüncesiyle bir an evvel Bergama'ya düşmandan evvel varmayı göze almıştım.

Kınık'tan geçerken, Bergama'dan oraya gelen muhacir kafilelerini görmüş ve bunlardan Berga- ma'nın Yunanlılar tarafından işgal edildiği haberini almam üzerine telgrafhaneye uğramış, telgraf- haneden ise Bergama'nın Yunanlılar tarafından henüz işgal edilmemiş olduğunu anladım, Bunun üzerine Bergama telgrafçılarına benim Bergama'ya gelmek üzere Kınık'tan Bergama'ya geçtiğimi haber verin diyerek benim de Bergama'nın çağırdığı Kemal Bey olduğumu da söyleyin diyerek Kınık'ta durmadan ayrılarak yoluma devam etmiştim. Çünkü Kınık'ta kalarak Kınıklılardan kuvvet yaparak Bergama için istifadeden daha elverişli olarak bir an evvel Bergama'ya ulaşarak Bergama'dan kuvvet yapmayı daha uygun bulmuştum.

Bu sefer de beni götüren arabacının hali ortaya çıkmıştı. Arabacı, arabası için tehlike görüyordu. Ben ise kendisine böyle bir tehlikenin olmadığını, çünkü düşmanın daha Bergama'ya gelmemiş olduğunu, telgrafhaneye bunun için uğradığımı, bu haberi telgrafhaneden aldığımı, söyleyerek cesaret vermeğe çalışmış isem de yarı tehdit yarı cesaret vermek sür'atli olarak yolumuza tatsızca devam ediyorduk.

Nihayet Bergama kenarında tutuşturulmuş ve yanmakta bulunan askeri cephaneliğin önüne geldiğimizde vukuu bulan top ve bomba patlamaları arasında piyade mermileri de tutuşarak uçmakta olduklarını görünce duraklamış bir halde tepkiye ve nihayet içimden gelen bir hissi kablelvukuu ile olanca bir sür'atle infilaklar fasılasından istifade ederek geçmiş ve Bergama Şehri'nin hükümete yakın cadde kısmına gelmiştik.

Burada Bergama Jandarmaları toplu bir halde bulunmuş olduklarını görünce arabayı durdurmuş ve inmiştim. Jandarma kumandanına kendimi takdim ettiğimde derhal beni anlamış olduğunu bir kumandan huzurunda bulunuyor hal alması ve emredin kumandanım demiş olmasından anlamıştım. Bundan istifade ederek yolda tasarladığım gibi kendisine Bergama ilerisindeki Eğri Göl Köprüsü'nü atmasını veya yakmasını emretmiş ve bu emrimi yerine getirecek gibi baş üstüne cevabını almıştım.

   Burada Mülkiye Kaymakam'ını sormuş hükümet dairesinde bir odada yattığını ailesinin burada bulunmadığını söylemesi üzerine kumandan ile beraber hükümete doğru yola koyulmuştuk. Nihayet kaymakamın yattığı odanın içine girdiğimde halen uyumakta olan Kaymakam Bey'e ya- vaşça seslenmem üzerine uyanmış kendimi takdim etmiştim. Tavrında karşı durur bir hali görme- diğim için jandarmalara verdiğim emri söylemiş ve muvafık bulunması üzerine de muhalefet de bulunmadığını anlayarak yanında fazla kalmayarak ayrılmıştım. Bundan sonra jandarma kumanda- nına ikinci bir dileğim olan (Müezzinleri, Ramazan Davulcularını) bana bulup getirmesini söylemiş- tim. Müezzinler minarelerde Esselat getirecekler, davulcular da mahallelerinde davullarını çalarak halkı uyandıracaklar ve Allah'ını seven silahını alsın, Hükümet Meydan'ına gelsin diye bağıracak- lardır. Emrini vermiştim. Peki diye ayrılmışlardı. Bir müddet sonra salatlar ve davul sesleri şehri sarmış ve halkın sahur yemeğini yemiş,derin uykuya dalmış bir halde iken uyanması başlamış, Teccalı andıran bu hal içinde yavaş yavaş

halk hükümet meydanında toplanmaya başlamıştı. Kalabalık başlayınca meydanda bulunan halk kısmıyla konuşmaya başlamıştım, Şöyle ki:

"Aziz Arkadaşlar:

Bugün Bergama Yunanlıların eline geçecek. Bunu haber alınca koşarak buraya geldim. Bu mübarek şehrin Yunanlıların eline geçmesini istemiyorum. Ben silaha sarılmış olan Balıkesirlilerin Soma, Kırkağaç ve Akhisar'ın hepsini Kuvay-ı Milliye Kumandanıyım. Sizlerden de burada kuvvet teşkil ederek düşmanı önlemeye geldim. Balıkesir'den, Soma'dan, Kırkağaç’tan meydana gelmiş olan milis kuvvetlerinin Bergama'ya gelmeleri için emir verdim. Kozak’tan da bizlere yardım etmelerini istedim. Sizler de yapacağınız kuvvetle düşmanı memleketinize sokmamakla beraber aynı zamanda Balıkesir, Soma, Kırkağaç ve Kozak’tan gelecek kuvvetlerimizin buraya kadar gelmelerini sağlamış bu sayede Bergama'mızı kurtarmış ve Bergama önünde cepheyi kurmuş olacağız, Burada bu güzel vazifeleri yaparken bizlere büyük Allah'ımız ve peygamberimiz de bakmaktadır. Bu sayede dinimizi de kurtarmış olacağız. Dedimse de kıpırdayan olmamıştı. Bu seferde Türk benliğini ele alarak:

Arkadaşlar:

 

Ben yalnız dahi kalsam, Allah benim canımı almadan, leşimi çiğnetmeden düşmanın bu güzel memleketimize girmesini, sizleri ve muhterem halkımızı esarete alınmasını nasip etmesin. Erkek olan benimle gelsin. Yataklarında karılarını ve güzel kızlarını bu alçak düşmanlara teslim etmek istemeyenler de silahlarına sarılıp benimle gelsinler, demem üzerine Ulan biz de erkek değil miyiz, sözleri arasında silahına sarılarak halk gelmeye, meydanda toplanmaya başlamıştı. Mevcudumuz 60, 70 kadar olunca, haydi yiğit kardeşlerim şimdi düşmanı karşılayacak yerlerimize gidelim dedim. Bu silahlı halkla beraber yürümeğe başlamıştım. Şehrin kenarına İzmir’e giden yol çıkış yerine vardığımda şehrin yakınında düşmanın geleceği yola hâkim hafif sırtlara vardığımızda bu yiğitleri birer birer muharebe nizamına koymaya baş­lamıştım. Bu iş bitince aralarında dolaşarak muharebe usullerimiz hakkında kendilerine nasihatlere koyulmuştum. Bunların esası şuydu:

Düşmana uzaktan ateş etmeyeceğiz: 100–150–200 metreye kadar yaklaştıktan sonra ateş edeceğiz.

   Maksadımız her kurşunumuzla bir düşman öldürmek ve hem de bu sayede çok düşman öldürmüş olacağımızdan düşmandan da tasarruf etmiş oluruz. Düşmanın topçusundan sakın korkmayın topçu gürültüsüne kulak asmayın bir top mermisi olsa olsa piyade mermisi gibi bir insana isabetle bir insanı muharebe dışı edebilir. Bundan dolayı düşman topçusundan korkmayalım. Esasen Allah hepimizin alnına ne yazmışsa o olur. Korksan da olur, cesur olsan da olur değil mi arkadaşlar..... Bunun için cesur olacağız, asıl düşman korksun, korkaklık kâfirlere yakışır. Cesur olacağız. Bize cesaret yakışır arkadaşlar. Bu suretle bir yandan muharebe usulleri kendilerine anlatırken bir taraftan da cesaretleri arttırılıyordu.

Gelenlerin ardı kesilmeye başlayınca Balıkesir'den yanımda getirdiğim Raşid'e ne oldu gelenlerin ardı kesilir gibi oldu. “Raşit sen şehre git bak bakalım ve bana da haber getir" diye Raşid'i şehre göndermiştim. Aradan çok geçmeden karşımda birdenbire dört atlı ve silahlının belirdiğini görmüştüm. Bunlardan bir tanesi bana gayet tatlı bir eda ile "Hoş geldin Kemal Bey bizi de kabul eder misin" demesi üzerine hemen ben de "ben sizin için geldim hayhay çok memnun olurum" dedim. Bunun üzerine bana, Kemal Bey bu sağ açığımızdan düşmanın haberimiz olmadan çevirmesi mümkündür. Bunun görüp de bu tarafa da bir tedbir alalım, demesi üzerine hayhay, gidelim görelim demiştim.

 

İyi niyet alametleriyle hatıra hayale bir fenalık gelmeden, temiz yürekle yavaş yavaş yürümüş ve muhabere için yerleştirdiğim arkadaşlardan epeyce yani bunların imdada yetişmeyecek kadar açıldığımızda bu dört atlı birden atlarından yere atlayarak dördünün birden üzerime atılmaları bir olmuştu. Ben bu hale uğrayacağımı en ufak bir ihtimal ile dahi hatırımdan geçirmemiştim. Güçlü, kuvvetli ve idmanlı bir adamdım. Kendime güvenim tamdı. Epeyce bir zaman boğuşmamdan sonra elbiselerim ve hatta ayakkabılarım bile parçalanmıştı. Bir türlü tabancama sarılamamıştım. Bunlar beni devirir devirmez, birisinin çıkardığı belindeki kuşakla dirseklerimizin yukarısından kollarımı kıskıvrak sarmışlardı. Bu anda kollarım bağlanmış ve kendim yere uzanmış vaziyette yerde yatar bulmuştum. Hamit Çavuş, Tuzcu Efe'ye: Efe şunun beynine bir kurşun sık da kafasını kesip kumandana götürelim. Mükâfatı da alırız demesi üzerine: Tuzcu Efe böyle eli kolu bağlı ve bana silah davranmayan adama kıyamam... Zabit de... demesi üzerine sen kıyma ben kıyarım diyerek birden üzerime atılarak beni ibikleyerek kamasını kınından Çıkardığını görmem üzerine can havli bir zorlamamla kollarımın bağının sıyrıldığını görmüş ve bağırarak, nedir bu kancıkça hareketiniz, hepinizin elinizde tüfek var, biriniz beynime bir kurşun sıksanız olur biter, diye bağırmam üzerine bunların arasında bulunan Tuzcu Efe namındaki şahsın, Ulan bu çocuk doğru söyler be, diyerek Hamit Çavuş’un bıçağının altından beni çekerek yere oturtması bir olmuştu. Bunun üzerine Hamit Çavuş bu adam padişahımıza da asiymiş diyerek arkadaşlarını tahrik etmek yolunu tutması üzerine, bu sefer bende Yahu, ben padişahın adamıyım, padişahımız hiç "Milletin düşmanlara teslim edilmesini ister mi, demem üzerine, Hamit Çavuş'un tekrar beni ibiklemeye başlaması üzerine benim de hızla kollarımı açmam üzerine bağ kollarımdan yukarıya sıyrılmış, bu halimle beni tekrar bacağının altına almaya çalışması anında düşman süvarilerinin karşımıza çıkmaları üzerine Hamit Çavuş düşmanları görür görmez hemen beni bırakarak, atına atlamasıyla düşmanlara doğru sürmesi bir olmuştu.

Bunu gören Tuzcu Efe'de ulan gelen gâvur be . bu herifin ne bok herif olduğu anlaşıldı. Kaç oğlum..... kaç demesi üzerine ben de bundan bilistifa arkamda bulunan geniş ve açık olan dere yatağına doğru kaçmış isem de yaya olduğum için geniş dere yatağında adacıklar halinde bulunan kısa fundalıklardan birine gizlenmiştim. Diğer Hacı Bektaş ile arkadaşı da ortadan yok olmuştu. Hamit Çavuş beni düşman süvarileriyle birlik olarak araya araya bulmuş, çalı dibinden çıkararak Yunan neferleri ile beraber sorguya başlamış ise de ben yalnız Kumandanınızla görüşebilirim diyerek sözümü kesmiş ve bu düşman süvarileri de beni önlerine katarak Kumandanlarına götürmüşlerdi. Kumandan da beni en ön­deki avcı hattında bulunan zabite teslim ederek ileride ateş yiyecek olursanız evvela benim için bunu harcarsınız dediğini bu subay bana işaretle anlatmak istemişti.

En ilerdeki avcı hattının 5–10 adım ilerisinde olarak tepelere kadar çıkmış eski kışla binası yanına ka­dar varmıştık. Burada hareket durmuştu. Benim yanıma iki sürgülü nefer bırakarak kıt'alar toplanmıştı. Ben yorgun, uykusuz ve açtım. Bu duraktan istifade ederek nöbetçilerin önüne yığılı vermiş ve uyumuş kalmıştım. Bir aralık uyandığımda Bergama Şehri'nin bulunduğu çukurun başından 14–15 yaşlarında bir erkek çocuğu belirmişti. Bu çocuk bana yaklaşarak (Kemal Bey biliyorum, açsın, susuzsun, uykusuzsun sana yiyecek, su ve bir battaniye getireyim mi? diye sorması üzerine biraz ekmek, biraz da su getirirsen sevaba girmiş olursun, demem üzerine ayrılmıştı.

 

Aradan 15 dakika kadar geçmişti. Bu çocuk bir elinde paslı bir maşrapa ile su, birde kara ve kuru ekmek, bir elinde de yarıdan daha az kalmış yırtık kırmızı bir battaniye getirmişti. Ben de bu çocuğu memnun edeyim diyerek ceplerimi karıştırmaya başladımsa da on para daha bulamamış ve mahcup, mahzun kalmıştım. Çünkü Yunan subaylarının daha önce ceplerimi boşalttığını hatırlamıştım. Bunu gören çocuk, ne o Kemal Bey, bana para mı vereceksin? Keşke bende olsaydı da ben sana verseydim, demesiyle hüngür hüngür koyu ve içten çeşme gibi gözyaşlarıyla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamaz mı?

 

Hemen ben oğlum: Durma buradan git, belki sana bir fenalık yaparlar, haydi git çocuğum demiş, çocuk da gözünü gözlerimden ayırmayarak hıçkırıklarla gözyaşları dökerek bastığı yeri bile görmeyerek geri geriye gitmeye başlamıştı.

   Muharebeden sonra bu çocuğu çok aramıştım. Fakat hiç bir izine tesadüf etmemiştim. Bu çocuğun bu vaziyetini hayatım boyunca hiç unutmayacağım. Ölünceye kadar unutmayacağım. Karnım çok aç olduğu için kara kuru ekmeği paslı maşrapadaki suyu bana yememdeki tadı ve iştahı hala unutamam. Bu çocuk bana bu ekmeği getirmeseydi o günü açtım....

Bundan sonra beni Kumandanın yanına götürdüler. Kaymakam yanında bulunuyordu. Kaymakam Kumandanla daha evvel benim için konuşmuşlardır ki beni Kaymakam Bey'e teslim etti. Yolda beraber gelirken Kaymakam Bey bana: Senin için Kumandana dedim ki. Kemal Bey'in Bergama'nın işgalinde sizce bir suçu yoktur. Suçu olsa olsa padişahımıza ve Türk Hükümeti'ne karşıdır. İtaatsizliğidir. Kendisi hakkında bizim takibatta bulunmamız gerekiyor dedim, bunun üzerine seni bana teslim etti. Şimdi bundan dolayı seni bizim Hükümet hapishanesinde hapsedeceğiz, diye söylemişti. Geçerken de beni mülkiye hapishanesine sokmuştu.

 

Vakit akşamdı. Karanlık başlayacağı sırada hapishaneden bir aşçı çırağı peyda olmuştu. Bu çırak yanıma yaklaşarak, Ağabey yemek istiyor musun? diye sormuştu. Benim karnım açtı ama yanımda hiç para olmadığı için çocuğa, ben yemek istemiyorum cevabını vermiş, çırak çocukta çekilip gitmişti. Aradan 5–10 dakika sonra bu aşçı çırağı gene hapishaneye gelmişti. Bu sefer tepsisi yemekle dolu olarak gelmişti. Tepsisini benim önüme koymuştu. Ben çocuğa: çocuğum ben senden yemek istemedim dediğimde, bu ahçı çırağı bana, beyim senden para istemiyorum. Bu yemeği Bergama'nın beyleri gönderdi sana demişti. Bunun üzerine ben de yemekleri yemiş bol bol teşekkürler göndermiştim.

 

Bu akşam bizim Jandarmalara ve polislere çok başvurmuş, bunlara vaatlerde bulunmuş isem hiç birisi beni çıkarmak istememişlerdi. Buna çok üzülmüştüm. Bu üzüntü de benim vicdanım ve Türk benliğim yanımda çok acı gelmişti. Bu yemeği gönderenlerden kaçmak yardımı için mektupla rica da bulunmak istemiş isem de belki bu isteğimi yapmazlar diye böyle bir mektup yazmayı izzeti nefsime yedirememiştim.

 

Nihayet ertesi günü Mülkiye Hapishanesinden alarak 3 Jandarma süngülüsü beni Kumandana götürdüklerinde, Kumandan gayet heyecanlı ve arkasında bir manga asker süngülü tüfekli olarak bulunuyordu.

 

Kumandan çok düşünceli, bıyıklarını dudaklarını yer gibi muvazenesiz bir tavırla Bonjur Mösyö selamını da almamıştı. Daha doğrusu kendisine malik değildi gibi.

 

Kumandan bana hitaben: Azizim senin mahiyetin bizce anlaşılmıştır. Artık son anını yaşadığınızı size ihtar ederim demesin de ara sıra işaretler verir gibi şüpheli haller göstermesi üzerine bu herif beni kurşuna dizdirecek diye birden bire coşmuş:

 

(Kolumda Bergama Ovası'nı gösterecek: Yüksek sesle: Şu ovadaki 80.000 insanın hepsi şu anda bana bakıyor. Bunların hepsi silaha sarılmış Kuvay-ı Milliye'dendir. Beni kurşuna dizdireceksiniz... Ha... Benim kanımın ilk damlası yere damladığından itibaren sizden şahsınızın da aynı akıbete uğrayacağını sana ihtar ederim. Bana ancak medeni bir insan gibi esir muamelesi yapabilirsiniz) demem üzerine Kumandan gevşemiş... Hayır... Hayır... Kemal Bey, sizi İzmir’e göndereceğim. Hem de kendi arabamla maiyetimden de iki muhafız süvari vereceğim, demiş kendi faytonuna bindirmiş, iki de maiyet süvari muhafızı vererek beni Dikili'ye göndermiş, Dikili'den de bir harp gemisiyle İzmir’e götürüp İzmir Hapishanesi'ne tıkmışlardı.

   Benim Bergama'dan ayrılmamın ertesi günü yani 15 Haziran 1935 günü Soma'dan, Kırkağaç’tan, Kozak’tan ve Bergama etrafından gönderdiğim kuvvetler Bergama'yı sarmışlar... Yunan Kumandanı'nı müthiş bir telaş almıştı.

Bergama Baskını

Bergama’yı saranlar şunlardı: Soma ve Kınık'tan Niyazi ve Abdullah müfrezeleri.

Balıkesir'den bir askeri müfreze ve bir parti pehlivan müfrezesi, Kaşıkçı'dan, Mehmet Ali Çavuş müfrezesi, Turanlı'dan mülazım Nuri ve Hüseyin Bey müfrezeleri, Ayvalık'tan Binbaşı Cemal Bey müfrezesi, Kozak'tan Çakıcı Rahmi müfrezesi.

 

Bunlara katılan vaktiyle Bergama cephane memuru ve Bergama içindeki teşkilata memur edilenler tarafından köylülere dağıtılmış olan silah ve cephaneleri alan bu köylüler de katılarak aynı gün sabahı evvela bir köylü tarafından Yunan kumandanına, Bergama'da Rum yoktur. Niçin Bergama'ya geldiniz. 24 saat beklemeye tahammülümüz yoktur. Derhal Bergama'dan çıkıp gitmenizi istiyorum. Çıkmadığınız takdirde zorla içeri gireceğiz. Kan olacak diye bir haber göndermişlerse de Kumandan çıkmadığı için bu Bergama'yı saran Kuvvetlerimiz de baskın hareketi yapmışlar, Bergama'yı müdafaa eden Yunan Kuvvetleriyle 3 saat muharebeden sonra bu kuvvetler bozulmuş, Bergama'da sokak muharebeleri başlamış, bu muharebelerle de Yunan Kumandanı ve 200–300 neferi kaçabilmişlerse de mütebariki 800'e yakın nefer hepsi imha edilmiş, bana suikast yapan Hacı Bektaş ve arkadaşları öldürülmüş, Hamit Çavuş kaçar­ken yaralanmış da kaçmaya muvaffak olmuş, Tuzcu Efe'de saklamak suretiyle hayatını kurtarmış, bilahare tövbe ederek Kuvay-i Milliye'ye katılmıştı.

 

Bergama’ya ilk giren müfreze Kumandanları şunlardır:

1-) Soma'dan Akıncı müfrezesi Kumandanı Niyazi ERAKINCI ve Niğdeli Subay Edip Efendi,
2-) Soma'dan Doktor Apti,
3-) Benim yaverim Celal Avdan,
4-) Soma'dan Subay Remzi,
5-) Soma'dan Yüzbaşı Osman,
6-) Soma'dan Giritli Hüseyin,
7-) Soma'dan Emniyet Müdürü Mehmet Ali,
8-) Soma'dan İbrahim Çavuş ve müfrezeleri.

Bergama'dan Yunanlılardan kurtulup kaçanlar ise Zeytindağı civarında, burada bulunan müfrezemizin kucağına düşen 3 Yunan subayı ve bir miktar askeri imha edilmiştir.

Ayrıca da Zeytindağı altında şose üzerinde pusu kurarak düşmana çok zayiat vermişlerdi.

Bu işler esnasında da Acem Mehmet, Şerif Ali namında iki şehit vermiştik. Yine bu yolda bir Yunan mülazımı ile yanında iki nefer ve bir Yahudi ile beraber yanlarında bir de mitralyöz olduğu halde esir edilmiş, bu Zeytindağı müsademelerine Çandarlılarda takviye göndermek suretiyle yardım etmişlerdir.

Bu Bergama muharebesinde şehit olarak Terzi Karcıların Hulusi, Deveci Baki'nin Mehmet, Çukurbağ'dan Osman, Kozak'dan Çakıcı Rahmi de bilhassa bunlar kahramanca şehit olanlardır. Başkaca da şehit vardır. Baskın harekâtında, müsademe esnasında düşmanı bir yandan da telefon hatları kesilerek ve telefon hatlarını kesme işini adlı efendi oğlu yapmak suretiyle bizim için büyük bir işi görmüş, düşmanın dışarıdan irtibatı kesilince Bergama telgrafhanesine bir memur göndererek telgrafhaneden hattı tamir için almış olduğu Akhisarlı Adil ile hattın tamiri için uğraşmış ise de Türk olan Adil kaçarak kendini kurtarmış ve tamir işini de yapmamıştır.

Hülasa bu Bergama baskını Hürriyeti ihtilaf partisi hariç, Bergama dâhilinde ve Bergama haricindeki bütün köylerin yardımıyla bir savaş olmuş, savaşanların başında da Somalıların bulunmasıyla bu savaş bir Soma savaşı mahiyetini almıştır. Bu halde de Soma benliği içimde şerefli bir mevkii alır.

 

Ayrıca da düşmana verdirilen bu zayiattan başka düşmanlardan iki top 5–6 adet ağır ve hafif makineli tüfek de elde edinmişti.

 

O derecede ki: Firara muvaffak olmayan Yunan askerleri ağaçlara çıkmışlar evlere sığınmışlar, lağımlara girmişlerse de hepsi imha edilmiş, bundan sonra beni, bastıranlardan Hacı Bektaş ve arkadaşı Hacı Rıza mücahitler tarafından öldürülmüştür. Hamit çavuş kaçarken omzundan yaralanmış ise de firara muvaffak olmuş ve civarda bulunan Yunt Dağı köylerinin içinde bir müddet gizlendikten sonra İzmir’e giderek benim bulunduğum hapishanenin karşısındaki hastaneye yatırılmıştı. Bu şahıs bilahare Yunanistan'a kaçarak orada ölmüştür.

Hapisten kaçıp da Soma'ya geldiğimde Soma halkıyla karşılaştığımda konuşmamın sonunda:

İstiklal ve Hürriyet için Kemal Bey ne emrederse yapacaklarına dair halkın and ettiklerini, buna mukabil de benim de sultanın üniformasını atıyorum. İstiklal için aziz Milletimizin için her an kanlarımı akıtacağıma and içiyorum dediğimi ve o manzarayı hiç unutamam.

İzmir Hapishanesi'nden kurtuluşumu müteakip Soma'ya geldiğimde istasyondan şehre gizlice gelmiş ve şehrin kenarında bulunan bir otele kimseye görünmeden girmiştim. Sakallı suratım ve yırtık, yamalı olarak amele kıyafetimle uykusuzluğum üzerimde olarak derin uykuya dalmıştım. Oda kapısının önünde derin münakaşalar üzerine uyanır gibi olmuştum.      

Kemal Bey  ….be …Ona benzettim ….Hali de çok benziyor …..idam ettiler arkadaşlar sen ne söylüyorsun gibi sözlerden ve buna benzer yüksek seslerden uyanarak oda kapısını açtığımda bu birikmiş olan insanlardan üzerime atılarak, boynuma sarılan gözlerim den öpenler olmuştu. Kalabalığın aşağıya kadar uzandığını anlayarak ben hemen merdivenlerden inerek sokak kapısının önünde bulunan hakla görüşmeye başlamıştım.

Arkadaşlar, Allah'ın sayesinde yine sizlerle buluştuk. İdamdan geliyorum. Allah'ın öldürmediğini kul öldüremez. Alın yazımı çektim. Fakat yinede Allahın sayesinde aranıza geldim. Ne mutlu bana ve hepimize.

   Ayrılık hisleri sakinleştikten sonra memleket meseleleri ile meşgul olmuş o günü uykuma iyi kanmamış bulunmam ve kıyafet değiştirmeme, traş olmam gibi kendime ait olan işlerimi müteakip erkenden yapmıştım. Ertesi gün normal bir halde uykumu alarak yataktan kalktıktan sonra giyinip aşağıya indiğimde şehrin için de bir muhaceret heyecanı, ileride bulunan Balıkesir Taburu'nun ağırlıklarının Ocaksızzade Balıkesirli Talat Bey'in kumandası altında bu kafisirli Talat Bey'in kumandası altında bu kafilenin karma karışık bir halde çekilmekte olduğunu, halkın arasında şuursuzca bir kaçış mahiyetinde panik yaratılmış olduğunu, düşman geliyor feryatlarının yükseldiğini işitmem ve görmem üzerine, bana bir at getirin dedim. Ata atlarken de, yanımda bulunan sonradan emir subayım olan Celal ve isimlerini şimdi hatırlayamayacağım 10–15 kişi ile atlı ve silahlı olarak yanıma düşman istikametine yollanmış ve o sırada eli silahlı yayalara da bizi takip etmelerini söylemiştim. Bir saat kadar teenni ile yürümüş ileride bulunan Balıkesir Taburu'na rastlamamıştım. Bundan taburun düşman harekâtı karşısında Bakırçay'ının Balıkesir tarafına geçmiş olacağını tahmin ederek yolumuza devam etmiştik. Bu sırada Avdan Köyü sırtlarında bir düşman süvari müfrezesine rastladık. Bunun üzerine hemen baskın tarzında atlardan inerek düşmana karşı ateş açtık. Bundan düşman sendelediyse de o da bize ateşe başlamıştı. Çok geçmeden bizin yayalarında soluk soluğa yetişmeleri ve ateşe başlamaları üzerine düşman süvarilerinin çekilmesi görülmüştü. Bundan istifade ederek arkamızdan takviyeler almakta olduğumuzu zanneden düşman ricata devam etmiş, Kınık civarına kadar çekilmişti. Düşmanın cephemizin dışına Yunanlılar mıntıkasına geçmesi üzerine duraklamış biraz daha bekledikten sonra düşmanın Cumalı Köyü mıntıkasına çekilmiş olduğunu anlayarak yayaları orada bırakarak Soma'ya dönmüştük. Düşmanın çekildiği haberini daha evvelden şehre göndermemiz üzerine muhaceret paniği durmuş, acı heyecan tatlı heyecana dönmüş bizim de dönüşümüzde bizleri de bir zafer neşelerine gark olmuştuk.

Bu basit vaziyet aziz halkımızın sükûneti, evlerine dönmelerini sağladığı gibi sevgili Soma'yı da yoktan işgalden kurtarmış olduğumdan sevinç yalnız halka ait kalmamış bizleri de sarmıştı. Bunu bir şans olarak kabul etmek lazımdır. Halkımızı ve sevgili Soma için Allah'ın lütfi ve iyi niyet harekâtı olmuştur bu derim. Eğer bu hareketlerimiz olmamış olsaydı. Soma'nın Yunanlılar tarafından işgali ile kalınmayacak öteden beri düşmanların emelleri olan Kırkağaç ve çevresinde işgalini imtak edecek belki cephe Balıkesir hududunda kurulacak ve buraların kurtuluşu için verilecek olan uğraşılar, halkta büyük bir maddi ve manevi bezginliğe sebebiyet verebilecekti.

 

Artık bundan sonra mütemadiyen cephenin tanzim ve takviyesine ehemmiyet vermiş ve iki gün sonra İzmir’den Soma'ya gelmiş olan İngiliz Generali Hambrin heyeti ile mütareke müzakerelerine başlamıştık.

İngiliz Generali Hambrın ile Müzakeremiz:

Balıkesir Taburu Kumandanı Balıkesirli Darbelizade Hulusi Bey ve Bergamalı Hacı Niyazi ve daha iki arkadaş ile General Hambrin heyeti ile müzakereye memur ederek Balıkesirli olup bu zamanda Soma Hâkimi bulunan Hacı Tevfik Bey'in evinde müzakereyi tertip etmiştim.

 

Hulusi Bey heyeti Hambrin heyeti ile Hacı Tevfik Bey'in evin de bulunmuş idi. General Hambrin heyetinin arasında bir İngiliz Binbaşı, İstanbul’dan Ali Bey adında bir Türk ve bir de Yunan subayı vardı.

     General Hambrin, bizim heyete hitaben şöyle söze başlamıştı:

(Silahlarınızı teslim edin, dağılan Paris'teki dörtler konferansı böyle istiyor. Hakkınız da hayırlısı budur) diyerek alanglesert ve yüksek bir sesle müzakereye girişmez mi?

 

Bunun üzerine bizim heyet Hambri'nin bu davranışı karşısında hiç bir söz söylemeden ayrılıp yanıma gelmişlerdi. Ve bana olduğu gibi bu hali anlatmışlardı. Bunun üzerine sizinle beraber ben de geleceğim diye kendilerine söylemekle beraber bir taraftan da tellallar bağırtarak Soma Şehri dâhilinde bütün halka, müzakere alenidir, herkes konuşulanları dinlemek için Hâkim Bey'in evinin kapısının önüne gelsin diye bütün halkı davet etmiş ve ayrıca da Soma çarşısında ki büyük çınar ağacına adam asmak üzere bir yağlı ip de hazırlanması için emir vermiştim.

   Bizim heyetle beraber yürümüştük. Hâkim Bey'in evinin önüne varınca içerideki masa ve sandalyeleri kapının önüne çıkarmıştım. Halkta, hemen bütün Soma halkı yolları doldurmuştu. Müzakereyi açtığımda İngiliz Generali bundan evvel gönderdiğim heyete söylediği sözleri aynı yükseklikle aynı jestle, bana da söylemez mi?

Ben hemen iki gözümü General’in gözlerinin içine bakarak dikmiş, hırçın bir ruhla bir dakika, beş dakika, on beş dakika hiç bir şey söylemeyerek böylece kalmıştım.

 

Bu müddet zarfında benim gözlerimden bu generalin bu sözleri üzerine buna karşı en yerinde cevabın bu İngiliz generalini hemen götürüp çarşıdaki çınar ağacına asmak olmalıdır. Zaten kelleyi koltuğa almıştım. Aksi halde şayet bu generalin dediği olacak olursa kuvay-i milliye dağılır ve panik olur, bu hasma hareketi sayesinde bilakis Kuvay-i Milliye kuvvet kalacaktır, diye düşünüyorum. Şu anda general benim bu ruhu aletimi sezmiş olacak ki suratında bazen sararmalar, bazen morarmalar bazen kızarıklık görerek kendisi asılmış bir hal almış ve ruhen panik olmuş bir hal almıştı. Bu anda bütün halk ne olacak diye endişe heyecan içersinde bulunuyordu. Derhal söze başlamıştım.

 

Evvela çok heyecanlı bir halde önümüzdeki masaya bir yumruk savurarak İngiliz Generali'nin bağırmasından daha yüksek sesle (Dünya ikiye ayrılmış birbirleriyle çarpışmış bir taraf yenmiş, bir taraf yenilmiştir. Bu yenenlerin başında İngilizler yenilenlerin arasında da Osmanlı Devleti, biz Türkler olduğunu biliyoruz. Biz Ya istiklal ya ölüm kararını verdik, padişaha da bütün dünyaya da isyan ettik. Siz bizleri anlamamışsınız, Hayret..        Dağılmak mı,          Silahları teslim mi et mek,     asla    siz bu imanımızı bu ruhumuzu hala anlamamış bulunuyorsunuz. Öyle mi? Demem le) orada bulunan bütün halk “Yaşasın Kemal Bey,    Varol kahraman”       diyerek coşkun bir heyecanla feverana başlamasınlar mı? Bu hali gören İngiliz Generali ağzımdan lafı alarak;

 

(Konferans Paris'te ki Dörtler Konferansı Yunanlıların Anadolu toprağına ayak basmalarına müsaade etmesinin hatasını anlamıştır. Bu hatasını kendisi tashih edecektir. Ben buraya tadili muhasamat için beyhude kan dökülmesin, insani vazifeyle geldim.) demesin mi?

 

Ben şimdi bizim bildiğimiz asil İngiliz Milleti'nin tercümanı oluyorsunuz. Sizinle görüşebiliriz, yarın aynı saatte müzakereye devam edebiliriz, demiş ayağa kalkarak Generalin elini sıkmakla bizim muhafızlar altında Hambrin heyetini İzmir'de geldikleri yataklı vagonlarına göndermiştim. Bunlar halkın coşkun heyecanı ve alkışları arasında         Yaşa Kemal Bey       gürültüleri içeri sinde gitmişlerdi. Bunların muhafızlarına tembihim şu idi. Çocuklar bu heyet azalarına el ile do kunmayacaksınız. Ağzınızla uzaktan istediğiniz küfürleri savurabilirsiniz demiştim. Bu muhafız larda da General olsun ve diğer heyet azaları olsun birisi pencereden dışarı baktığında, “Ulan namussuz İngilizler siz değil misiniz bizim başımıza bu belayı getiren, ah elime bir geçerseniz hepinizi parça parça ederim, fakat Kemal Bey müsaade etmiyor demişlerdi.

 Bu suretle heyet diken üzerinde yatar gibi geceyi geçirmiş ertesi gün de muhafızları tarafından getirilecek aynı saatte aynı yerde tekrar buluşmuştuk. Generalin halinden maneviyatını çok kırışmış ve bozulmuş, düşük görünce kendisine:

(Biz Türkler ve Millet hali isyanda silaha sarılmış bir vaziyette kelleyi koltuğa almış Ya istiklal ve Hürriyet veya ölüm kararıdır. Bununla beraber başıbozuk hal yoktur. Mefkûre disiplini vardır, iman şuuru vardır) diye teselli etmiştim.

     Mütareke Müzakeresi'ne başlamış ve ilk sözü ben almıştım.

 Mütareke şerih'i olarak Yunanlıların büyük devletlere de emrivakiler onların müsaade ettikleri İzmir ve civarı haricine çıkarak Bergama'ya kadar geldiklerini biliyoruz. Bunun üzerine hem bu ve hem de diğer yerlere göç yapmış olan halkın sefaletine son vermek için Yunanlıların Bergama'yı tahliye etmeleri, müzakerelerin baş şartı olarak üzerinde durmuş ve oldukça uzun çatışmalar yapmıştık.

 

En sonunda da General Hambrin Yunanlıların Bergama'yı tahliyesi için Kumandanı olan General Milline söyleyeceğini, milletinin de Konferansa yazacağını bu surette sulhden evvel buna çalışacağını vaad etmesi üzerine müzakereye son vermiş ve bu heyeti emir subayımın emrimde bulunan atlılarla, cephe hududuna kadar göndermiş ve yolda rast gelecekleri piyade ve topçu kıta’larına beraber gidecek olan emir subayıma kıta’larımızı göstermeleri emrini vermiştim. Yolda bir piyade taburu ile iki bataryaya uğrayarak heyetin bunları görmeleri üzerine: General Celal'e hitaben: Bunlar askere benziyor. Yalnız kıyafet ve teçhizatları eksik demiş, çeteleri sormuş. Emir subayım Celal'de, çeteler akınlarda kullanılır. Halen akın yapmaktadırlar. Bunların vazifeleri, akındır demiş ve hududa kendilerini uğurlamıştır. Hambirin'in jesti bizim için bir imtihan olmuştur... Ya Kuvay-i Milliye dağılacak veya daha büyük kuvvet kalacak.

   Bundan sonra iki aya yakın mütareke devam etmiş ve bu müddet zarfında cephemizin kuvvet ve silah noksanlarını tamamlamış bu suretle bize Yunanlılarla olan bu mütarekemiz epeyi faideler sağlamışlardı. Yunanlıların karşısında Soma Cephesi teşkil edilerek düşmanları durdurmalarımız 14 ay devam etmiştir. Bu sefer de padişahın fetvalarına dayanarak Yunanlılara yardım maksadıyla arkalarımızdan saldırmaları başlamıştır. Bu adam Çerkezlerden eski bir emekli jandarma subayı olan mutaassıp Anzavur namında bir softu bozuntusu idi. Buna karşı da cephelerden ayrıca kuvvetler ayırmış ve bu kuvvetlerin başına padişahçı Çerkezleri ikiye ayırmak düşüncesiyle Çerkez Ethem tayin edilmiş ve bu cephelerden teşkil ettiğimiz kuvvetler Ethem'in emrine verilmiş bu sayede Çerkez Birliği'ne meydan verilmemiştir.

Padişahın Çerkez Anzavur namıyla bu kuvvetlerin Bandırma'ya çıkarak arkamızdan saldırmaya, buna karşı Ethem ve daha başka çıkarak arkamızdan saldırmaya başlamış buna karşı Ethem ve başka kuvvetlerimizin sayesinde Padişahın bu Anzavur kuvvetleri yok edilerek Orta Anadolu'da saldırışlar yapmak da olan Padişah Kuvvetlerinin de yok edilmesi için Ethem kuvvetlerinin yardımları bu devirde Eskişehir’de bulunan Umum Kuvayi Milliye Kumandanı Kolordu Kumandanı General Ali Fuat Cebesoy'un isteği üzerine Ethem Kuvvetleri emrine gönderilerek bu sayede bütün Anadolu Padişah Kuvvetlerinden temizlenmiş bu sayede seçim yapılmış, Büyük Millet Meclisi ve Milli Hükümet teşkil edilmişti.

Hülasa olarak istiklal Savaşı iki safha dâhilinde cereyan etmiş olup birinci safhası:

Milletin silaha sarılması ve harekâtının kendisi tarafından idare edilmesinin safhasıdır.

İkinci safhası ise teşkil ettiği Meclis ve Hükümet tarafından milletin idare edilmesi safhasıdır. İkinci safhayı yaratan birinci safhadır. Görülüyor ki bunda da Balıkesir ve Soma, Kırkağaç, Gelenbe mevcudiyeti temeli teşkil etmiş bulunuyor. Birinci safhayı yaratan ise Milletin Türk benliği (Yiğitliği - Mertliği- Fedakârlığı - Kelleyi koltuğa alarak, silaha dayanarak, gözü kara imanla düşmana saldırması, yani Kuvay-i Milliye safhasıdır.)

Bu safhada ise Soma'nın kıymeti büyüktür. Hizmeti büyüktür. 14 ay gibi mühim bu o devrede Soma Cephesi'ni idare etmemde de Soma'nın yardımı büyüktür. Hizmet hissesi büyüktür. O nispette benim hatıratımda da mevkii büyüktür. Şayanı Hürmet ve tebcildir. Bu vesile ile bütün şehitlerimize şükran borcunu da yine bu Soma sayesinde yapacağız. Adına da (Şehitler Kuvay-ı Milliye - Milli Kâbe) diyerek meydana getireceğiz.

Bu aziz şehir, bu büyük anıt mücadelesinde de vazifesini. Milli vazifesini tamamlamış olacak ve hep beraber olacağız.

Yine bu anıt sayesinde Milli benliğimizi, ruhumuzu, imanımızı, Türk gençliğine ve nesilden nesile bütün Türklüğe aşılayarak, canlandıracak millet de yaşamasına bu sayede de Türk Milletinin dünya durdukça yaşamasını ve bizim mezar taşlarımızın da yaşamasını sağlamış olacağından hizmetimizin ebedi. manevi ruhunun ve imanımızı da manevi ve ahlaki kalkınmamızın temelini atmış olacağız.

                                                                                            13.09.1968
                                                                                         Kemal BALIKESİR

 

Soma'mızın Kurtuluşunda büyük emeği geçen rahmetli Emekli General Niyazi ERAKINCl'nın anılarını sizlere aynen aktarıyoruz.

Bergama Baskını

Soma müfrezesi Kınık yönüne hareket ederek, poyracık civarındaki tepelerde mevzileniyordu. İşte bu sıralarda Bergama'dan kaçan kimselerden Yzb. Kemal Bey'in de esir düştüğü öğrenildi.

Bu durum karşısında, gerek Soma müfrezesi ve gerekse Ayvalık’tan Yrb. Ali Bey'in (Çetinkaya) gönderdiği Bnb. Cemal Bey Komutasındaki taburla işbirliği yapılarak; Bergama baskını tertiplendi. Buna paralel olarak, Bergama'da mülazım (Asteğmen) Nuri bey'in cephaneliği ateşe verdiği sırada; Göçbeyli Bucağı'na (Turanlı) götürebildiği cephane ile teşkil ettiği müfreze de. Koyun Köprüsü'nde bizlere iltihak etti. Diğer yandan. Bergama'da esir edilen Yzb. Kemal Bey; eski tabur kâtiplerinden Bekir Sıtkı Bey'in gayretleriyle tahliye edilmiştir. Bu arada bizlere gönderilen haberde baskın'ın geciktirilmesi ve Yzb. Kemal Bey'in müfrezeye katılmasından sonra yapılması tavsiye olunuyordu. Yzb. Kemal Bey serbest bırakıldıktan sonra, Bergama içinde, ismet Hanım adında bir kadın kendisini evine alarak saklamış ise de; Çeçen Hamit Çavuş'un bu tehlikeyi haber alması üzerine işgal Kumandanlığına başvurarak ve bulunduğu yeri de öğrenerek onu yakalattırdığı haberi alınıyor. Aynı zamanda bu haberle birlikte, Yzb. Kemal Bey'in İzmir’e götürüleceğini de kendi adamlarımız vasıtasıyla öğreniyoruz.

Menemen üzerinden İzmir’e götürüleceğini tahmin ederek, İzmir'e giden yol üzerinde; Eyrigöl Köprüsü'nde tertibat aldık. Ancak, Yzb. Kemal Bey'e rastlayamamıştık. Bunun üzerine biz de. Yunan işgal taburuna evrak ve cephane götüren nakliye (ulaştırma) kolunu pusuya düşürüp imha ettik. Böylelikle "baskın" ani olarak uygulama safhasına girmiş olduk.

   Akşam ezanından sonra bizim müfrezenin (Soma Müfrezesi) Kınık, Ayvalık Taburu da Kozak istikametinden hareket ederek ve birbirlerinden haberli olarak; düşmanı çember içine almışlardı. Böylece gece ani olarak çemberi daraltmış ve davullarla, zurnalarla hücuma geçmiştik. Bu hal, düşmanın moralini çok bozmuş ve onda panik yaratmıştı. O kadar ki, düşman askerlerinden bir kısmı ağaçlara tırmanmış; diğer bir kısmı da kanalizasyonlara saklanmıştı. Bu baskından ancak 30–40 düşman süvarisi kurtulup kaçabilmişti. Sonuç olarak, düşman taburu yok olmuş. Bergama bizler tarafından işgal edilmiş ve şanlı bayrağımız kaleye çekilmişti. (14 Haziran 1919). Bizler zayiat vermemiştik. Bu arada Yzb. Kemal Bey'e komplo hazırlayıp onu öldürmek isteyenlerden, Hacı Rıza Bektaş Ağa öldürüldü. Çeçen Hamit Çavuş'da kaçarken omzundan yaralanmıştı. Tuzcu Efe ise affedilerek Kuvay-ı Milliye'ye katılmıştı.

Akıncı müfrezeler Komutanı Niyazi Bey'in söylediği gibi; söz konusu baskında şehit ya da yara lı verilmemişti. İştirak eden kuvvet 400 kişi idi. Bunlar silahlıydılar. Diğer yandan, halktan katılan ların sayısı hayli kabarıktı. Düşmana verdirilen insanca ağır zayiat yanında, silah bakımından da kayba uğratılmıştı. Örneğin, düşman 2 top, 5-6 adet ağır ve hafif makineli tüfekte bırakmıştı.

Bergama baskınında Ayvalık Taburu Komutanı Bnb. Celal Bey, Yzb. Halit Bey, Somalı Efe'nin büyük kahramanlıkları ve fedakârlıkları görülmüştür.

Bergama'nın İkinci Def'a Düşman Tarafından İşgali:

  Baskından kurtulan Yunan süvarileri Menemen istikametinde kaçtılar. Bunlar, Yunan Taburu'nun imha edildiğini haber verilmesi üzerine; Yunanlılar silahlı kuvvetlere bir şey yapamayacaklarını anlayınca, bu defa Menemen'de masum halka saldırdılar ve katliama giriştiler. 200 kişiyi kesip, 200'ünü de yaraladılar. Kaymakam'ı da öldürdüler.

İşte bu sırada, 14'üncü Kolordu Komutanı Yusuf izzet Paşa ve beraberinde Albay Kazım Bey (Özalp) olduğu halde, Bergama'ya geldiler. Kendileri tarafından durum tespit edildikten sonra; bizzat kumandayı ele alarak, toplanmış bulunan gönüllü kuvvetleri Menemen üzerine gönderdiler. Fakat bu kuvvetler Menemen Güzel Hisar Çay'ına kadar varmış ise de; bu arada Yunanlıların Dikili'den çıkardıkları 5. Adalar Tümen'ine bağlı 2 Tabur'un Bergama'ya doğru gelmekte olduğu öğrenildi. Nitekim düşman kuvvetlerinin yol üzerindeki köyleri yaka yaka ilerlemekte oldukları haberi de, az sonra alındı.

 

Bu durum karşısında, elverişli bir "kesim" tutmak için; bizim kuvvetler derhal Güzel Hisar Mevkii'ni terkettiler. Çok seri bir şekilde ilerleyen düşman kuvvetlerinden bir tabur ile bizim geriye çekilmekte olan kuvvetlerimiz, Eğrigöl Köprüsü yakınlarında karşılaştılar. Burada, bizim kuvvetlerimiz çok şiddetli bir muharebe vererek; düşmanın bu kolda ilerleyen taburunun Soma'ya gitmesini engelledi. Tam bu sırada, diğer koldan ilerleyen düşman taburu Bergama'yı ikinci kez işgal etmiş bulunuyordu. (19 Haziran 1919).

   Bergama'yı istila eden düşmanlar, halka akla gelmedik zulüm ediyorlardı. Yunanlılar bu çok binaları ateşe verdiler ve o zaman yedi Nahiyesi olan Bergama Halkı'nın mallarını yağma ettiler, 1915 de Bergama'dan techir edilen (göç eden) Rumlar tekrar Bergama'ya geldiler. Bergama Halkı'nda huzursuzluk ziyadesiyle artmıştı.

Soma (Çinge) Cephesi'nin Kurulması:

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Eğrigöl Köprüsü yakınında, Yunan Taburu ile karşılaşan kuvvetlerimiz; verdikleri şiddetli bir muharebe sonucu düşman'ı durdurmayı başarmıştı. Fakat cephanenin azlığı ve iaşe imkânsızlıkları nedeniyle; Soma müfrezesi Bakırçay'ın Yunt Dağı istikametinde bakan kıyısını takip ederek, Kınık önlerine kadar çekilmek zorunda kaldı.

 

Selvili Tepe yakınlarında, Asteğmen Nuri Bey'in müfrezesi düşmanı tutmağa ve burada oldukça şiddetli bir muharebe vermişti. Hatta Selvili Tepe (su deposunun bulunduğu tepe) bu sırada düşmanla bizim müfreze arasında tam 11 defa el değiştirdi. Fakat bundan sonra da düşman saldırılarının ağırlaştığı görüldü.

 

Diğer yandan bizim kuvvetlerimiz, cephane noksanlarını tamamladıktan sonra; bir hafta kadar sağdan soldan düşmanı sıkıştırmak ve yoklamak suretiyle, vakit kazanıyor ve yavaş yavaş Çinge Köyü tepelerini tutuyorlar. Bilahare, Soma ve Balıkesir'den gelen gönüllülerin de katılmasıyla Çinge önlerinde şiddetli çarpışmalar oldu. Düşman durumunun kötüye gittiğini anlamış ve açılmaya cesaret edemeyerek; Soma-Bergama sınırı Üzerinde ki Cumalı Köyü sırtlarında savunmaya karar vermişti (9 Temmuz 1919). Yunanlıların taarruzlarından vazgeçmiş göründükleri bu sıralarda; yeni teşekkül etmiş olan Çinge Cephesi, kendini toparlamak ve güçlendirmek çabası içindeydi.

Çinge Cephesi'nde Düşmanı Oyalama ve Yıpratma:

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, cephenin güçlendirilmesine gayret ediliyordu. Yusuf izzet Pa- şa'nın emri ile Bnb. Nazım Bey Komutasında bir piyade taburu, Yzb. Halit Bey (Bayrak) Komu- tasında 4 ağır makineli tüfek ve Asteğmen Bedri komutasında 10 büs Bataryasının gönderilmesi sonucu; Çinge cephesi kuvvetlendirilmiş oldu. Bunu gören düşman, birkaç defa taarruza yeltenmiş ve cepheyi bu taarruzdan merkez kısmından bozmuş ise de; sağ ve sol cenahlardan (kanatlardan) yapılan şiddetli baskılarla tekrar çekilmek zorunda bırakıldı. (24 Temmuz 1919).

 

Böylece, Çerkez Hamidiye ve Sarıcalar'a taarruz eden düşman; önemli kayıp vererek, Bölcek istikametinde mecburen geri çekildi.

Cephenin tertibi (düzeni) şöyleydi:

Cephenin merkezinde Yzb. Halit Bey Komutasında Nizamiye Makineli Tüfek Bölüğü ile Yzb. Osman Bey komutasında Soma Milis taburu bulunuyordu. Cephenin sağ cenahında (kanadında) ise, Teğmen Hıfzı Bey Komutası'nda Bergama müfrezesi; sol cenahta da Tğm. Niyazi Bey (Erakıncı) Komutasında Soma akıncı müfrezesi bulunuyordu. Daha sonra Yzb. Halit Bey, bölüğü ile birlikte İvrindi Bölgesi'ne geçiyor ve orada cephe komutanı oluyor. Bu sırada cepheyi takviye amacıyla gönderilen ve Bnb. Nazım Bey Komutasında bulunan piyade taburu ihtiyari olarak Soma'da üstlendirildi. (Bu Tabur 188. Alayı 3. Taburudur.)

Cephenin tutulduğu ve dağıldığı köyler de şöylece sıralanabilir:

Sol kanattan, Sağ kanat'a doğru; Eğnez - Dereköy- Çinge- Ç.Hamidiye- Sarıcalar ve Kozluca Köyleri idi. Cephenin sol kanadı Akhisar'ın Yaya Köyü'ne (Palamut-Zeytinliova); sağ kanadı da İvrindi ilçesi sınırı yakınlarına kadar uzanıyordu.

 

Yukarıda da açıkladığımız gibi, cepheyi merkezden yaramayıp sonuç alamayan düşman; bu defa sağ cenaha yüklendi. Fakat önceden bu cenaha geçen Akıncı Müfrezeler Komutanı Tğm. Niyazi bey'in müfrezesi; Darboğlu Hulusi Bey Komutası'ndaki Balıkesir Milli Süvari Alayı ile de desteklenmiş olunca, düşman bu taraftan da tutunamayıp geriye çekilmeye mecbur kaldı (30 Temmuz 1919). Bu taarruzda olumlu sonuç alamayınca düşman; merkez cephesini Cinge karşısında bulunan Cumalı köyü sırtlarında tuttu. Aynı zaman da, Eğnez'den Göçbeyli (Turanlı) mıntıkasına ve oradan da; İvrindi’ye doğru tahkimat yaparak düşman, kendi cephesini uzattı.

Böylece, Çinge cephesi en geniş halini ve şeklini kazanmış oldu.

Bu arada Yzb. Kemal Bey'in esaretten (İzmir’den) kaçarak Soma'ya geldiğini görüyoruz. Bunun üzerine, Soma'da müteşekkil (meydana gelmiş) Milli Müfrezelerin; kendisine Soma Cephesi Komutanlığı verilerek, Soma'da kalması sağlandı. Yzb. Kemal Bey, böylece cephenin yönetimini eline alınca; Balıkesir Heyet-i Merkeziyesi ile de anlaşarak; Soma Cephesi'nde düzenli Milis Taburları halinde teşkilata başladı. Bigadiç, Dursunbey, Kirmastı (M.Kemal Paşa), Karacabey, Bandırma ve Gönen ilçeleri de; Soma cephesi emrine verildi. Bunun üzerine, buralarda da cepheye taburlar halinde ve münavebe ile (değişme ile) takviye kuvvetler gönderildi.

İlk zamanlar, Soma cephesine ait eratın yiyeceği ile giyeceği ve subaylarının maaşları; halktan toplanan yardımlardan karşılanıyordu. Örneğin Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi'nin, Hacı Nebi Zade Hacı Mustafa Efendi ve Nuri Bey'in bu konuda yardımları büyük olmuştur. Cephe büyüdüğü zaman da Balıkesir Heyet-i Merkeziyesinin gönderdiği. Eşraftan Abdülgafur Efendinin yönetimindeki Menzih Heyeti de; eratın yiyecek, giyecek hususundaki ihtiyaçlarını ve subayların maaşlarını karşılıyordu.

 

Bu sıralarda, durumu yakından incelemek maksadıyla ve Türklerin şikâyetlerini dinlemek bahanesiyle Soma'ya; beraberinde bir İngiliz Binbaşı'sı ve birde Yunan Teğmen bulunan İngiliz Generali Henry geldi (13 Ağustos 1919). General, Soma'da bir gün kaldı ve ertesi günde ayrıldı. Hatta kendisine, Türk temsilcileri tarafından Yunan mezalimini anlatan bir de rapor verildi. Bu arada Yunanlıların, cephesinin merkezine doğru taarruzları görülüyor. Bu taarruz oldukça şiddetliydi ve hatta Yunan kuvvetleri cepheyi arayıp, Avdan'a kadar dahi sokuldular. Bu durum, Soma'da panik yarattı. Ancak, gerek cephede devam eden direnme ve gerekse akıncı müfrezeler komutanı Tğm. Niyazi Bey'in Eğnez mıntıkasından; düşmanın geri ile bağlantısını kesmek üzere, Hamzalı ve Arpaseki köylerine olan taarruzu üzerine, düşman tekrar eski mevzilerine çekilmek zorunda kaldı (15 Ağustos 1919).

 

Bu ve buna benzer saldırılar sık sık devam ediyordu. Genel olarak bizim kuvvetlerimiz, gece taarruz ediyor ve gündüz, Yunanlılardan olacak saldırılara karşı koymayı tercih ediyordu. Cephane azlığı sebebiyle ve düşman'ın ağır kayıplara uğramasını sağlamak için; düşman'a oldukça yakın bir mesafeden ateş etmek esas prensipti. Bu durumda düşman, paniğe de kapılmış oluyordu. Fakat Yunanlıların en büyük taarruzu22 Haziran 1920 tarihinde oldu. Düşman birlikleri; Arpaseki, Eğnez, Çinge, Paşaköy, Sarıcalar, Kozluca kesimlerinden genel bir taarruza geçtiler.

 

5. Adalar Tümen'inin bir alayı kendi sağ cenahında Arpaseki'den Eğnez'e doğru; diğer kuvvet- ler Dereköy üzerinden bizim cephemizin sol kanadına doğru; taburu merkezde Çinge üzerine doğru; bir Alay Bölcek Köyünden ç.Hamidiye istikametinde; yine bir alay Sarıcalar; Kozluca mıntı kasında (bölgesinde); Paşa köyündeki ihtiyat alayı, İvrindi istikametinde taarruza başlamıştı.

 

Buna rağmen düşman Soma cephesini yarmayı başarmıştı. Ancak, Akhisar ve İvrindi cephelerinin düşmesi üzerine; Soma cephesindeki kuvvetler mecburi olarak Giresun (Savaştepe) önlerine çekilmek mecburiyetinde kaldı (24 Temmuz 1920). Bu sırada Turgutalp'teki şehitleri veriyoruz. Şehitlerin isimleri; Ali Osman Çavuş (Bigadiç Milli Taburu Bölük Komutanlarından) ve Hasan Çavuş (Bigadiç Milli Taburu Takım Komutanlarından) idi.

   Cinge Cephesinde yararlılıkları görülen ve tespit edebildiğimiz kahramanlarımız şunlardır:

* Cephe Komutanı Kurmay Yüzbaşı Kemal Bey (Emekli Korgeneral Kemal BALIKESİR),

* Akıncı Müfrezele­ri Komutanı Yd. Teğmen Niyazi Bey (Niyazi ERAKINCI),
* Soma Taburu Komutanı Yzb. Saçlı Osman Bey (Konya isyanında şehit edilmişti),
* Bölük Komutanı Eyüplü Tğm. Ali Bey,
* Bölük Komutanı Niğdeli Yd.Tğm. Edip Bey,
* Bölük Komutanı Balıkesirli Yd.Tğm. Faik Bey,
* Bigadiç Tabur Komutanı Vd. Tğm. Osman Bey,
* Bölük Komutanı Bigadiçli Çerkez İsmail Çavuş,
* Bölük Komutanı Bigadiçli Hasan Çavuş.(Turgutalp'te şehit edilmişti.),
* Kırkağaç Taburu Komutanı Kırkağaç Eşrafından Emin Efendi (şehit edildikten sonra
  Tabur Komutanı Kasapoğlu Hüseyin Efendi oldu.),
* Bölük Komutanı Vd. Tğm. Taşköylü Hasan Hüseyin Bey,
* Bölük Komutanı Eşraftan Hocazade Tevfik Efendi,
* Bölük Komutanı Eşraftan Cemal Efendi,
* Bölük Komutanı Bakırlı Yd.Tğm. Hilmi' Bey,
* Gelenbe Taburu Komutanı Eşraftan İshakzade Ahmet Efendi,
* Bölük komutanı isimleri hatırlanamadı.

Müstakil Müfrezeler:

* Vd. Tğm. Kenan (Bilahare muvazzaf oldu ve Albaylığa kadar yükseldi.),
* Bombacı müfrezesi Komutanı Muvazzaf Topçu Tğm. Harputlu Kazım Bey,

SAĞ CENAH (KANAT)

* Mıntıka Komutanı Vd. Tğm. Hıfzı Büket,

Müstakil Müfrezeler Komutanları;

* Aslen Isparta'lı olup Caberli Vd. Tğm. Hafız Mustafa,

* İstanbullu (Kız Taşlı) Vd. Tğm. Remzi Bey,

* Alibeyli Köyü'nden Arap Ali Osman Efe ve yanı köyden Molla Mehmet Efe. dir.

 

TOPÇULAR

* Topçu Komutanı Üstteğmen Bedri Bey,

* Takım Komutanı Fazıl Bey,
* Takım Komutanı Kırkağaçlı Ahmet Çavuş,

* Soma Cephesi Ağır Mak. Tf. BI. Komutanı Yzb. Halit Bey,

* 188. Pd. Alayı 3. Tb. Komutanı Bn. Nazım Bey,

* Balıkesir Alayı Komutanı Eşraftan Darboğlu Hulusi Bey,

* Tabur Komutanı Eşraftan Ocaksızzade Talat Bey,
* Tabur Komutanı Keçecizade Hafız İbrahim Bey'dir.
 

Savaştepe'de (Giresun) Verilen Muharebe:

 

Savaştepe'deki muharebe bir "Siper muharebesi"nden ziyade; bir "Meydan muharebesi" niteliği taşıyordu.

 

Soma'dan (Soma Cephesi'nden) çekilen kuvvetler, Beyce-Yağcıllı-Savaştepe istikametinde mevzilendiler. Öyle ki, Bnb. Nazım Bey Komutasındaki Piyade Taburu; açıklanan biçimde mevzilenirken, topçular da Karaçam mıntıkasında yerlerini aldılar.

 

Bu meyanda, Alb. Kazım Bey'in (General Kazım Özalp) Kırkağaç Çamlığı'nda ihtiyat olarak beklettiği iki tabur da; Soma'ya uğratılmadan, eski Balıkesir yolunda topçusuyla birlikte Beyce, Hatun Köyleri sırtlarına çekildi. Diğer yandan, Akhisar Cephesi Komutanı Bnb. Derviş Bey (General Derviş Yenice); Harta mevkiinde Yunanlılarla olan muharebede yararlanarak, önce Kırkağaç çamlığı'nda karargâh kurdu ve bilahare Savaştepe'deki (Giresun) birliklere katıldı.

 

Yakın çevre kuvvetleri arazideki tertiplerini böylece aldıktan sonra; Şimal Cephesi Komutanı Albay Kazım Bey de, 61. Tümeni Savaştepe'ye (1 Alayı Ayvalık’ta Yrb. Ali Bey'e veriliyor) gönderdi. Aynı zamanda Balıkesir Heyet-i Merkeziyesi, Balıkesir'e bağlı kazalardan alelacele M. Kemal Paşa, Karacabey, Bandırma, Gönen ve dolaylarından topladığı 10 bin kişiye yakın bir kuvvetle cepheyi takviye etti. Bu arada Yrb. Osman Bey (Kasap Osman) Komutasında Bursa Alayı'da muharebeye katıldı. Düşman 3–4 gün oyalandıktan sonra muharebe ciddi şekilde; 1–6 Temmuz 1920 Tarihleri arasında devam etti.

 

Muharebe alanı Yağcıllı Çamlığı-Karaçam-Savaştepe Un Fabrikası ve Sarıbey Köyü'nü tutuyordu. Şimal Cephesi Kumandanı Alb. Kazım Bey'in Karargâhı da, Yağcıllı Değirmeni'nde idi.

 

Düşmandan olan taarruzlar ilk anda püskürtüldü ise de, Akhisar'dan ilerleyen düşman kuvvetleri ve süvarilerle işbirliği halinde çalışan Çerkez çeteleri; bizim kuvvetlerimizin bu mıntıkalarda da tutunmasına imkân vermedi. Böylece geri çekilmeye devam eden kuvvetlerimiz, önce Bursa önlerinde cephe tutan 56. Tümen ile temasa geçtiler; bilahare Eskişehir'e doğru çekildiler.

Bir süre dinlenmeden sonra da, diğer muharebelere katıldılar ve orada da kahramanca savaştılar. Türk Ulusunun bağrında kendiliğinden doğan Kuvay-i Milliye (Milli Kuvvetler), ulusun bir yaşama ve ulusal varlığını koruma azminden gücünü aldığı içindir ki; Komutanından tek erine herkes, Yunan istila ordusu karşısında kanlarının son damlasına kadar savaştı.

Şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anarken, gazilerimize de Tanrıdan uzun ömürler dileriz.

                                                                                               Emekli General

                                                                                              Niyazi ERAKINCI

 

Kurtuluş Savaşı'nda Manisa:

30 Ekim 1918'de Limni'nin Mondros Limanı'nda imzalanan Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesine göre, itilaf devletleri kendi güvenliklerini tehlikede gördükleri zaman, askeri bakımdan önemli olan Türk topraklarını işgal edebileceklerdi. Bu maddeye dayanarak İngiltere ve Fransa'nın onayını da alan Yunanlıların 1. Tümeni, 15 Mayıs 1919 günü İzmir’e çıktı. Bazı direniş hareketleri ile karşılayan Yunanlılar, 19–20 Mayıs'ta İzmir’i tamamen işgal kuvvetlerince etkisiz duruma getirildi ve kolorduda tamamen dağıtıldı.

Yunanlılar, 23 Mayıs 1919'da işgali Gediz Vadisi boyunca genişletmeye başladı. Bu sırada Manisa'da askeri birlik olarak 23.Tümen'in 68. Piyade Alayı'nın bir taburu ile 59.Topçu alayı vardı. Ama erlerin büyük çoğunluğu dağılmıştı. Bu yüzden de 17. Kolordu'ya ait Manisa'da ki mühimmat deposu, birkaç erle korunuyordu. Osmanlı Harbiye Nezaretince 17. Kolordu Komutanlığı Vekilliği ve 56.Tümen Komutanlığı'na atanan Albay Bekir Sami Bey, 24 Mayıs'ta geldiği Akhisar'dan. Manisa'daki birliklerin komutanı Binbaşı Ahmet Zeki Bey'e derhal mühimmat deposunun boşaltılarak temin edilecek sivil arabalarla Salihli'ye naklini, çektiği telgrafla emretti. Gerek binbaşının beceriksizliği, gerek Mutasarrıf Hüsnü Bey'in olumsuz tutumu yüzünden 8 obüs, 80 kamasız top, 48,00 piyade tüfeği. 4 makineli tüfek ve milyonlarca mermisi yoldan geri çevrildi. Yunanlıların eline geçti.

26 Mayıs 1919 günü Yunanlıların 5. Alayı hiçbir direniş ile karşılaşmadan Manisa'yı işgal etti. Kemalpaşa üzerinden giden bir tabur tarafından Manisa'yı işgal etti. Kemalpaşa üzerinden giden bir tabur tarafından da 29 Mayıs 1919 günü. Kasaba (Turgutlu) işgal edildi.

   5 Haziran 1919'da önce tren istasyonunu, daha sonra da Akhisar'ı işgal eden Yunanlılar, yöreden tamamen uzaklaşmadan, bir müddet geri çekildiler. Bu arada Redd-i ilhak Cemiyeti önderliğinde bir direniş gerçekleşti. Mihalli istasyonu nu üst edinen Yunanlılara kayıplar verdirdi. 5 Haziran'da Ahmetli'de işgal edildi.

Haziran ortalarında Yunan işgalinin hızı kesildi. Bundan faydalanan Türk birlikleri, teşkilatlanmaya başladı. En önemli görev de. Miralay Kazım Bey'in komutasındaki 61.Tümen'indi. Ayvalık. Soma ve Akhisar olmak üzere üç mıntıkada, cephe oluşturuldu. Bu arada Sivas Kongresi'nden sonra Müdafaa-i Hukuk Şubesi adını alan şu cemiyetler kuruldu:

Manisa: İstihlas-ı Vatan. Cemaat-ı İslamiyye, Cemiyet-i Müderrisin,
     Kula: Redd-i ilhak,
     Soma: Müdafaa-İ Hukuk,
     Turgutlu: Müdafaa-i Hukuk-u Osmani,
     Kırkağaç: İstihlas-ı Vatan,
     Demirci: Müdafaa-i Hukuk-u Osmani,
     Gördes: Harekat-ı Milliye Teşkilatı.

   Bu teşkilatlar, direnişin stratejisini tespit etmek ve tek elden yönetilmesini sağlamak gayreti içinde idi.

Ağustos 1919'a kadar da, ikisi Balıkesir'de, biri Nazilli'de olmak üzere üç kongre yapıldı.

Ege Bölgesi'nde yapılan direniş kongrelerinin en önemlisi Alaşehir Kongresi'dir. Kongre, 16 Ağustos 1919 günü, Balıkesir delegesi Hacı Muhittin Bey'in başkanlık ve önderliğinde Alaşehir eşrafından Mustafa Bey'in salonunda açıldı. Aydın, Nazilli, Sarayköy, Buldan, Ödemiş, Manisa, Turgutlu, Salihli, Akhisar, Gördes, Kula, Eşme, Sındırgı, Demirci, Uşak, Soma, Balıkesir, Ayvalık, Afyon ve İnegöl olmak üzere yirmi merkezin Redd-i ilhak heyetlerince seçilen kırk iki temsilcisi katıldı. On gün süren çalışmalardan sonra 25 Ağustos 1919 günü yetkilerini aralarında seçtikleri bir Heyet-i Temsiliye'ye vererek kapandı. Bu heyetin başkanı da Teşkilat-ı Mahsusa'nın ileri gelenlerinden ve Ege Bölgesi'nde direniş teşkilatlarının kurulması için yoğun çaba harcayan Kara Vasıf Bey'di.

Kongre, esasları yirmi altı madde içinde toplanan, önemli kararlar aldı. Bu kararları da Padişaha, Sadrazama ve itilaf Orduları Başkomutanına İngiltere, Amerika, Fransa ve İtalya hükümetleri siyasi temsilciliklerine telgrafla gönderdi.

   Alaşehir Kongresi'nin Kuvay-i Milliye Teşkilatlanması'na, çok büyük faydası oldu. Kongre sonrasında Salihli, Alaşehir, Akhisar, Demirci, Kula, Gördes'te direniş için daha sağlam, merkezi bir yapı elde edildi. Bu teşkilatlanma ve çarpışmalarda nice isimsiz kahramanlar, şehit ve gaziler yanında, Albay Bekir Sami Bey, Yüzbaşı Selahattin, Kara Vasıf Bey, Demirci Kaymakamı İbrahim Etem (Akıner) Bey, Dr. Fazıl Bey, Alaşehir Eşrafından Mustafa Bey, Gördesli Halil Efe'nin eşi Makbule Hanım, Gördesli Hacı Ethem (Büke), Manisa'dan Parti Pehlivan, Karaosmanoğlu Halit Paşa, Müftü Alim Efendi'yi rahmet, minnet ve şükranla anmak milli bir borçtur.

Osmanlı Devleti'ne imzalatılacak yeni bir anlaşmanın metnini hazırlamak için İngiltere, A.B.D., Fransa ve İtalya'nın katıldığı bir konferans. San Remo'da toplandı. On gün süren bir çalışmadan sonra 27 Nisan 1920'de toplantı bitti ve Sevr Anlaşması'nın da temelini oluşturan San Remo kararları açıklandı. Ancak, bu arada Anadolu'da durum değişmiş, Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmış ve Ankara Hükümeti resmen varlığını ortaya koymuştu, Ankara'nın baskısı üzerine de, İstanbul Hükümeti San Remo kararlarını onaylamadı. Bu gelişmeler üzerine Yunanistan. San Remo kararlarını zorla kabul ettirmek için Küçük Asya Ordusu'nu güçlendirerek işgali Anadolu içine de yaymak üzere harekete geçti. Bu hazırlıkları haber alan Müdafaa-i Milliye Vekili Fevzi Paşa. Ankara'dan Akhisar'a geldi ve saldırıya karşı alınacak tedbirleri görüştü.

Yunan toplu saldırısı, 22 Haziran 1920'de başladı. Yunan birlikleri topçu ateşi desteğinde, Akhisar cephesinde; Kanboğazı ve Yayaköy, Soma Cephesi'nde; Çaldağ yönünde saldırıya geçti. Yunanlılar aynı gün Akhisar'a girdiler. Türk birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. 23 Haziran'da Salihli, 24 Haziran'da Alaşehir ve Soma işgal edildi. 28 Haziran'da Kula'ya girdiler. 14 Temmuz'da başlayan yeni bir saldırı sonunda Gördes, 21 Temmuz'da da Demirci işgal edildi. 31 Temmuz'da Kuvay-i Seyyari'si ile Demirci önlerine gelen Çerkez Ethem, buradaki Yunan kuvvetlerini geriletti ve işgalden kurtardı.

Batı Cephesi kurulduğundan Manisa ve yöresi tamamen Yunan işgali altında idi. Mani sa yöresinde işgal üç yıldan fazla sürdü. Yunanlılar, işgal eder etmez Manisa ve Turgutlu ’da sıkıyönetim ilan ettiler. Manisa’da ki askeri kışla, Yunan Karargâhı’na çevrildi. Kent ve kasabalara giriş ve çıkışlar denetim altına alındı. Gece evlerin önüne fener asma mecburiyeti ve sokağa çıkma yasağa kondu işgal yıllarında. Yerli Rumların da kışkırtmasıyla halk, çok büyük bir baskı altına alındı. Camiye gitmeyi, ezan okumayı uzun süre engellediler. Silah arama bahanesi ile evler basıldı, yağmalandı dövülerek yaralananlar hatta öldürülenler oldu. Halk bu baskı ve zulmü, İzmir’deki Yunan işgal komutanlığına ve Fransız işgal temsilciliğine başvurarak bildirdi ise de hiçbir olumlu sonuç alamadı.

30 Ağustos 1922 Dumlupınar Meydan Muhaberesi'nin kesin zaferle sonuçlanmasından sonra, Fahrettin Paşa komutasındaki süvari kolordusu hızla İzmir üzerine yürüdü. Yunan direnişi tamamen kırıldı. Yunan birlikleri dağıldı ve kaçmaya başladı. Ordumuz 4 Eylül'de Alaşehir ve Kula'ya girdi. 5 Eylül'de Salihli, 6 Eylül'de de Kırkağaç, Soma ve Akhisar Yunan işgali'nden kurtuldu. 7 Eylül'de Turgutlu. 8 Eylül'de de Manisa'ya askerimiz girdi. Manisa'ya ilk giren birliğin komutanı teğmen M.Seyfettin (Çalbatur) Bey'di. Daha sonra giren süvarilerimizi dağlara sığınmış Manisalılar karşıladı. Yangından kaçmak için kenti boşaltan halk, iki gün sonra kolordu eşliğinde Manisa'ya girdiğinde hala dumanı tüten sıcak bir kül yığını ile karşılaştı. İzmir’e doğru birlikte kaçan Yunanlılar ve Yerli Rumlar, Manisa ve kazalarında büyük yangınlar çıkardılar. Yunan işgal komutanlığı kurmay başkanı Filipos komutasındaki 3000 kişilik yangın ekibi sokak sokak dolaşarak Manisa'yı tutuşturdu, kaçmaya çalışanlar kurşunlandı. 300'e yakın Türk kızının ırzına geçildi. 3500 kişi yakılarak. 855 kişi de kurşunlanarak öldürüldü.
 

8 Eylül'de yangın, kendi kendine söndüğünde, yanmayan çok az bina vardı. 11.337 evden 10 700"ü içindeki bütün eşya ile birlikte yanıp kül olmuştu. 13 cami. 2.728 dükkân, 19 han, 3 fabrika 5 çiftlikte yananlar arsında idi. Yakın köylere sıçrayan yangın buralarda toplam 1.740 evi de kül etti. Yangın hasat mevsimine rastladığından, ev ve depolarda 40.000 çuval kuru üzüm de yananlar arasında idi. Turgutlu. Alaşehir ve Salihli'nin Manisa'dan farkı yoktu. Bu kazalar, cepheye daha yakın oldukları ve Yunan birlikleri buraları daha erken boşattıkları için yangınlar Manisa'da kinden de önce başladı. Turgutlu'da 5 Eylül 1922'de başlayan yangın 6 Eylül akşamına kadar sürdü ve kent bir kül yığına döndü. 6328 evden 6.127 si tamamen yandı.

 

Birçok kadın ve kıza tecavüz edildi. Yaşlıların gözleri oyuldu. Sağ olarak kurtulabilen tecavüze uğranmış 100 kız yanında, yaralı ve ölü sayısı binleri buldu. İşgalden önce 30.000 nüfusun 27.00O'i Müslümandı. Yangından sonra ise kasabanın nüfusu 8.000 idi. Salihli ve Alaşehir'deki yangınlarda da toplam 7.500 ev kül oldu. Her iki kazada da yaşlıların çoğu alevlerin için de kaldı. Kurtulmaya çalışanlar ise kurşunlandı.

   Manisa bu tarihe kadar Batı Anadolu'nun en mamur kentiydi. Tarihi yapılar ve mimari eserler bakımından da Bursa'dan sonra geliyordu. Bir ilim ve kültür merkezi de olan Manisa'nın evlerin de değeri çok yüksek olan sanat eserleri ile türlü konuları kapsayan yazma, kitaplar hatta tek nüsha yazmalar bulunuyordu. İşte bu yangın, sadece binaları ve canları değil. Yüzyılların birikimi ilim ve kültür mirasını da yok etti.

TÜRKİYE Cumhuriyeti dönemİ:

Osmanlı imparatorluğu döneminde, İzmir, Manisa, Aydın, Muğla ve Denizli Sancakları Aydın Vilayeti'ne bağlıydı. İzmir Sancağı da bu valiyetin merkezi idi

Saruhan Sancağı adı ile Aydın Valiyeti'ne bağlı olan Manisa, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 1922 de Aydın'dan alınarak bağımsız sancak haline getirildi. 1923'te bütün mutasarrıflıkların vilayet sayılması üzerine, Saruhan Sancağı da "Saruhan" adı ile vilayet oldu.  

1927'de Saruhan ili'nin adı Manisa olarak değiştirildi. Şu ilçeler bağlı idi: Akhisar, Alaşehir, Demirci, Eşme, Gördes, Kırkağaç, Kula, Salihli, Soma, Turgutlu, 1953 yılında Uşak İli kurulunca Eşme, Manisa'dan alınarak bu ile bağlandı.

   1954'de Kula ilçesi 'ne bağlı Selendi Bucağı; Selendi adı ile 1957 de Alaşehir ilçesi'ne bağlı Sarıgöl Bucağı; Sarıgöl Bucağı, Sarıgöl adı ile 1959 'da merkez ilçeye bağlı Saruhanlı adı ile 1959 da merkez ilçeye bağlı Saruhanlı bucağı; Saruhanlı adı ile 1988'de,· de Akhisar'a bağlı Gölmarmara Bucağı Gölmarmara, Turgutlu'ya bağlı' Ahmetli Bucağı; Ahmetli, Gördes'e bağlı Köprübaşı adı ile birer ilçe merkezi oldu. Bu teşkilatlar, direnişin stratejisini tespit etmek ve tek elden yönetilmesini sağlamak gayreti içinde idi. Ağustos 1919'a kadar da, ikisi Balıkesir'de, biri Nazilli'de olmak üzere üç kongre yapıldı.

 

İlk Kurşun:

 

Soma, Ulusal Kurtuluş Savaşımızda önemli yeri olan beldelerimizden biridir. İnönü, Afyon, Dumlupınar, Kocatepe, Uşak gibi yerleşim alanları ne kadar önem taşıyorsa, Soma'da aynı öneme sahiptir. Ne var ki, bugüne değin araştırmacılarımız ve tarihçilerimiz "Kurtuluş Savaşı'nda Soma" gerçeğine yeterince eğilmemişlerdir. Biz bu konuda bazı bilinmezleri su yüzüne çıkarmak istiyoruz.

 

Yunanlılar 13 Mayıs 1919'da İzmir Limanı'na gelir ve iki gün sonrada İzmir’i işgal ederler. Göze batan en büyük direniş, Gazeteci Hasan TAHSİN’E aittir. Hasan TAHSİN, düşmana ilk kurşunu atar ve orada şehit olur. Vurulduğu yere ona yakışır bir şekilde "ilk Kurşun Anıtı" dikilir.

 

Soma'ya gelince; Yunan Kuvvetleri'nin Manisa-Akhisar hattından ilerleyişine kadar devam eder. Bir yıla yakın bir süre düşmana geçit verilmez. 24 Haziran 1920'ye kadar halk kahramanca direnir, fakat sonunda geri çekilmek zorunda kalır.

 

24 Temmuz 1920'de düşman birlikleri Bergama yolundan Soma'ya girer. Bugünkü Etibank - Cengiz Han arasında Zeher Ali silahını çeker, düşmana ateş açar, ancak orada şehit olur. Bağımsızlık savaşı boyunca 9 Eylül 1922'ye kadara sıkılan bu kurşunlara yüz binlerce kurşun eklenir.

    Soma'da ünlü şehit Zeher Ali'nin şehit olduğu yere bir "İlk Kurşun" anıtının dikilmesi yerinde olacağı ve halkımızın bu yapıtla gurur duyacağı inancındayım.

Osman Ağa:

 

Soma'nın tanıması gereken isimlerden biri Osman Ağa'dır. Ulusal Kurtuluş hareketimizin ba- şarılması kolay olmamıştır. Yediden yetmişe herkes bu harekete katkıda bulunmuştur. Bu arada kutsal hareketin karşısında olanlar ve kesesini dolduranlarda olmuştur. Şimdi değineceğimiz konu, yukarıdaki düşünceleri kanıtlar nitelikte ve Soma'da gerçekten yaşanmış olaydır.

 

Osman Ağa, Soma'da kömürü ilk bulan, ilkel koşullarda işletmeye çalışan bir kişidir. Kuvay-i Milliye kurulunca Çinge cephesi oluşur. Çarşı Camii'nin avlusunda atölye kurulur. Faik Usta'nın (Faik ÖZDEMİR değil) yönetiminde 1. Cihan Savaşı'ndan kalma silahlar tamir edilir, cepheye gönderilir. Vatandaşlar ayrıca maddi katkılarda da bulunur. Yunan kuvvetleri iki koldan saldırıya geçince yeddi Emin görevini sürdüren Osman Ağa cep- henin paralarını alarak Batı cephesine katılmak üzere Soma'dan ayrılır. Üvey oğlu ile Karacakaş Köyü'ne hareket eder. Oğlu ile Osman Ağa'dan yarı yolda hiçbir haber alınamaz. Heybe dolusu altın ve para ile Osman Ağa kaybolmuştur. Yıllar sonra Osman Ağa'nın ceketi D... Hoca'nın tarlasında korkuluk olarak kullanı­lır, ayakkabıları da tarlaya atılan gübrenin içinden çıkar.

    D.... Hoca daha sonra köyden ayrılır, İstanbul’a yerleşir. Burada olayın yorumunu okurlara bırakıyorum. Bir tarafta vatanı için ölenler, bir tarafta kesesini dolduranlar...

Yapma Destanlar ve Soma:

Arkeolojik araştırmalar yapılırken çeşitli parçalar bir araya getirilir, bütün ortaya çıkarılmaya çalışır. Bende Soma ve çevresiyle ilgili yapma destanları incelerken çok ilginç parçalarla karşılaştım. Küçük küçük parçaları bir araya getirdim, inanılmaz şeyler çıktı karşıma. "Dede Korkut Hikâyeleri" Türk'lerin Anadolu'ya yerleşmeleri sırasında oluşmuş, 12 hikâye şeklinde karşımıza çıkar. "Kaleli Koca" hikâyesi belki yeni bir ürün olarak Türk Edebiyat'ında bir köşeye yerleşebilir. Araştırmacı eğitimci yazar Avni ALTINER'in bir yazısında destan şöyledir:

Kaleli Hoca (Koca) Horasan ili'nde yaşarken iklim koşullarının etkisi ile göç etmeye karar verir. Asasını yere atar, ulaşmayı dilediği yerin işaretini görür. Aylarca batıya doğru ilerler, Soma Ovası'na geldiğinde yerleşeceği yerin burası olduğunu öğrenir. Tarhala Köyü onun yerleşmek istediği alandır.Kaleli Koca askerlerini sağa sola gönderir. Alınan tutsaklardan Bergama Kralı'nın orada olduğunu öğrenir. Çevreden de destek alarak 500 atlısıyla Tarhala'yı istila eder. Kral bugünkü "Yayla" mevkiinden Bergama'ya döner. İsa Bey, Karaman Bey, Gündüz Bey ve Musa Beylerde saldırı sırasında başarı gösterirler. Yapma destanın bu bölümünde adı geçen beylerle ilgili bağlantıları kurmaya çalışalım. 

Eski Türk'lerde "Koca" saygınlığı olan, sözü dinlenen Bey düzeyinde erkektir. Karaman Bey (Koca) derenin doğusuna doğru yerleşir. Bugün hala o adla anılan mahallemiz mevcuttur (Karamanlı Mahallesi). Tarhala Köyü'nde bugün İsa Beyler sülalesi varlığını sürdürmektedir. Musa Koca'nın Kırkağaç Boğazı'nın doğusuna yerleştiği ihtimali kuvvetlidir. Aynı adla anılan Musa Hoca Köyü vardır. "Musa Koca" "Musa Hoca" olarak değiştirilmiştir. Dileriz ki on üçüncü hikâye bu köyden çıkar.

                                                                                             AHMET ORHAN
                                                                                               Emekli Öğretmen
Bu alıntı radyo soma fm sitesinden alınmıştır.

 
  1 47019 ziyaretçi Buradaydı Copyright:Hüsnü ÇAKIR  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=